KU TR

14 Temmuz... Özgürlük devrimi için her gün canından can vermiş bir halkın toplumsal hafızasına kazınmış bir tarih...

 ‘Yaşamı uğruna ölecek kadar çok sevme’ felsefesinin sırrına erenler bilir 14 Temmuz’u. Bir de yalnızca alt kişi ile belki de kimsenin adını pek duymadığı karanlık bir zindanın dip köşesinde ‘başardık...başardık...altı kişiyle başardık..!’ diye slogan atanlar ve onların ardılları.

 Onurlu yaşamın ölümsüzlüğünü tadanlar bilir Temmuz’un 14’ünü. 

Amed’in kavurucu sıcağında daracık bir hücreye bir halkın özgürlük umutlarını sığdıranlar bilir...

Peki ‘bilmek’ sadece bahsi geçen yaşanmışlığa şahit olan bireyler ile mi sınırlıdır? Bir direnişin zorluğunu, bir işkencenin acısını, ölüm orucundaki bir bedenin sancısını, isyan etmiş olmanın vazgeçilmez onurunu, teslim olmayıp da ölümüne başkaldırının haklı gururunu sadece o duyguları yaşayanlar mı anlayabilir? Eğer böyle ise bir halkın tarihi nasıl yazılır, kolektif bilmelerimiz nasıl inşa edilir, toplumsal hafızamız nasıl şekillenir?

Tarihin ruhu anlaşılmadan güne anlam katılamaz ve geleceğe de cevap olunamaz. O zaman eğer kim olduğumuzu, nereden geldiğimizi ve nereye doğru yol almamız gerektiğini anlamak istiyorsak, her şeyden önce Kürtler olarak varlığımızı borçlu olduğumuz soy değerlerimizi, zaferin anahtar kişilikleri olan şehitlerimizi hatırlamak, anlamak ve onlara karşı görevlerimizi yerine getirmek durumundayız. Bu başta Kürt gençleri olmak üzere hepimizin ulusal, toplumsal ve vicdan sorumluluğudur...

Bazen bir söz tarihi özetler. Yerinde ve zamanında söylenmiş bir cümle o zamanın ve mekanın ruhunu anlamak için yeterlidir. Düşmanı tam on ikiden, tam da alnının çatından vurmuş bir söz yaşananlara ışık tutar ve anlarsın. Amed zindanının karanlık hücrelerinde, tarihin hiç bir döneminde görülmemiş işkenceler uygulanırken, onlar sözleri ve direnişleriyle silahlandılar. Sözleriyle silahlanan, direnişleriyle mevzi tutan Kemal Pir, Hayri Durmuş, Akif Yılmaz ve Ali Çiçek kendilerini onlarca yıl sonrasına kadar dahi bildirecek cümleler nakşettiler Amed zindanının duvarlarına. Mahkemede hakim karşısında, bir işkence esnasında, ölüm orucunun en yaman sancılarında Kemal’ce, Hayri’ce söylenen sözler onları yargılayanlar karşısında tarihi yargılar. Şimdi onları daha iyi anlamak ve hangi değerler üzerinden bugünlere geldiğimizi bilmek ve toplumsal hafızamızı, kolektif bilmelerimizi uyandırmak için onların sözlerini tekrardan hatırlayalım...

14 Temmuz direnişi 12 Eylül darbesinin Türkiye ve Kürdistan’daki devrimci hareketlere karşı bir irade kırma operasyonu yürüttüğü günlerde ortaya çıktı. Binlerce insan cezaevlerine dolduruluyor, inkarcı sömürgeci rejime karşı başkaldıranlar acımasız işkence ve psikolojik baskılarla sindirilmeye çalışılıyordu. 12 Eylül faşist dalgasıyla beraber Türkiye’deki devrimci demokratik hareketlerde belli direnişler olmasına rağmen, diğer yandan teslimiyet ve kırılmalar da yaşanıyordu. Bu hareketlerde ‘artık bu koşullarda mücadele edilemez, direniş örgütlenemez, darbenin gitmesini beklememiz gerekiyor.’ gibi bir eğilim de ortaya çıkmıştı. O günler Mazlum Doğan yoldaşın ‘Bu ülke, bu zindan, bu hücreler neden bir mezar kadar sessiz? Ve neden zifiri karanlık gittikçe çoğalıyor. Bu zifiri karanlığa neden hiç kimse bir ışık olamıyor?’ dediği günlerdi. Ve yine özgürlük halayına tutuşurcasına bedenlerini ateşe veren Dörtlerin ‘Ateşe su dökmeyin, ateşi gürleştirin. Ateşe su döken ihanetçidir.’ dediği günler. Her yerden devrimci hareketlerin artık sonunun geldiği, kimsenin artık sömürgeci rejime karşı direnemeyeceği algısı yaratılırken ve umutsuzluk, inançsızlık, karamsarlık her taraftan dayatılırken Kemal Pir söylediği o söz ile umudu, inancı ve kararı ortaya koymuştu. Kemal Pir yoldaşın ‘Ben bu hareketin çizgisinde zaferi görüyorum.’ sözü ölü, bitik toprağın üzerine serpilen umut tohumları gibidir. Belki de bugün çok rahatlıkla herkesin söyleyebileceği bu birkaç kelimelik cümle, belki de hepimize çok sıradan gelebilen bu sözler o günün koşulları düşünüldüğünde cesaretin, yiğitliğin, zafer çizgisinde ısrarın manifesto sözleri gibidir adeta.

Ve Hayri Durmuş yoldaş 12 Eylül darbe mahkeme salonunda... Söz hakkı alıp konuştuğunda herkes nefesini tutmuş ve onun ağzından çıkacak olan sözlere kilitlenmişti. Önce ‘Kürdistan’da devrim yapmak isteyen her siyasi hareket, silahlı mücadeleyi esas almak zorundadır, ulusal kurtuluş mücadelesinin başarıya ulaşacağına inanıyorum.’ demiş ve  ölüm orucuna başlayacaklarını ilan ettikten sonra hücresine dönerken ‘Başardık...Başardık...Altı kişiyle başardık...!’ diye haykırmıştır. 12 Eylül faşist rejiminin yarattığı korku dehlizlerinden sıyrılıp ulusal kurtuluştan, hele hele silahlı mücadeleden bahsetmek elbette en amiyane tabirle her yiğidin harcı değildi.  Yılgınlık, inançsızlık ve teslimiyetin dibinde dizlerinin üzerine sürünenler o zamanlar neyin başarıldığını elbette anlamayacaklardı. Kürdistan Özgürlük Hareketi’nin bugün geldiği devrimsel aşamayı göz önüne getirdiğimizde söylenen o sözün ne anlama geldiğini şimdi daha iyi anlar gibiyiz. Başarılan neydi? Altı kişiyle dahi olsa -bunun milyonlara dönüşeceğini çok iyi bilerek- direniş ruhu teslimiyete ve ihanete karşı zafer kazanmıştı. Önderlik ideolojisi ve yaşam tarzı zindanlarda da sürdürülmüştü. Devrimci ideolojilerin sonunun geldiğinin tartışıldığı bir zamanda ideolojik kimlik militanca savunulmuştu. Kazanılan neydi? Mezar sessizliğinde bir halkın yaşamı kazanılmıştı, ‘muhayyel’ sıfatıyla anılan, çoktan gömülü sayılan bir ülkenin toprakları Amed zindanının kuru betonları üzerinde yeniden can buluyordu. Hayri Durmuş’un ‘bu son mahkemem olacak’ diye ayrıldığı mahkeme salonu bir halkın onurunun militanca savunulmasının ilk ve en güçlü adımlarından olacaktı. Kemal Pir yoldaş hemen ardından ‘Ben yaşamı uğruna ölecek kadar çok seviyorum.’ diyerek yoldaşı Hayri’yi yalnız bırakmayacaktı. Ve Kürdistan’ın kızıl yıldızı, genç Ali Çiçek... ‘PKK bana teslimiyeti değil, direnişi öğretti. Buna layık olamadım.’ diyerek, bedenini davası uğruna ölüme yatırırken dahi o büyük mütevaziliği gösterecek ve Kemal Abi’siyle aynı kervana katılacaktı.

Kemal Pir ölüm orucuna katılma kararını açıkladıktan sonra ‘oh be özgürlük ne güzel!’ demiş. Bizler özgürlüğün tam da ne demek olduğunu bu sözden öğreniriz. En küçük yaşam imkanlarının bile sömürgeci rejim tarafından gasp edildiği, ölüm orucunun ağır koşullarında bile bu sözü Kemal Pir’e söyleten özgürlük anlayışının ne olduğunu iyi anlamalıyız. Özgürlük içinde bulunduğun mekanın somut koşullarından azade kölelik zincirlerinden kurtulmak, teslim olmamış olmanın verdiği o sonsuz maneviyat, huzur ve gurur duygusu... Kendi yaşamını milyonların özgür yaşamında görmek, kendi yaşamını belki de hiç tanımayacağın insanların geleceği için adamak. Kemal Pir yoldaşın sözleri PKK’nin felsefik ve ideolojik kişiliğinin en ağır zindan koşullarında dahi nasıl yaşam bulduğunu ortaya koyuyordu.

Bin yıl sonra bile bir zebani olarak anılacak olan alçak faşist Esat Oktay, Kemal Pir yoldaşın bulunduğu hücrenin önüne gelir. Kemal Pir’e ‘Kemal ben artık küçük balıklarla uğraşmıyorum, sıra büyük balıklardadır’ der. Kemal Pir her zamanki canlı refleksi ile direk ‘Esat Oktay büyük balığın kılçığı da büyük olur, dikkat et boğazında kalır’ diye cevap verir. Aynı kendisinden sonra yaşanacakları bilir gibidir cevapları, kaldı ki o kılçık yıllardır hala o boğazdadır...

Ölüm orucunun ellinci gününde gözlerini yitirir Kemal Pir. Düşmanı sevindirmemek, yoldaşları üzmemek için kimselere belli etmez. Gözlerini yitirdiği günlerde dahi Önder Apo’yu yakaladığını iddia eden ve direnişi kırmaya çalışan Esat Oktay’a ‘hikaye hikaye, onu yakalayamazsınız, yakalasınız da onu çözemezsiniz’ der. Ölümsüzlüğe giderken dahi Önder Apo’ya olan inancından taviz vermemiştir. Kemal Pir PKK’nin nasıl bir ruhla yürüdüğünü, ağızdan çıkan sözün mutlaka eyleme dönüşeceğini çok iyi biliyordu. Bunu bilerek Esat Oktay’a ‘evet ben öleceğim ama ben öldüğümde sende burada olmayacaksın. Ve sen mutlaka bir gün PKK kurşunuyla öleceksin.’ demiştir. Aradan çok uzun zaman geçmeden Oktay’ın ‘Laz Kemal’in selamı var’ sözüyle cezalandırıldığı günün talimatını vermiştir. 

Kaldığı hücrede bir deri bir kemik kalan Hayri Durmuş’un battaniye içerisinde hastaneye kaldırıldığında dahi sürekli gülümsediği söylenir. O vakur gülümsemenin içerisine ölümsüzlüğü sığdırmıştır. Bir daha hiç unutulmayacağını bilenler ölüme gülümseyerek gidermiş. Şimdi ‘Bu insan çığlıklarını unutmayın... Kürdistan Vietnamlaşıyor!’ sözleriyle hatırlıyoruz Hayri Durmuş’u. Bir de ‘Ölürsem mezar taşıma ‘borçlu’ yazın’ sözlerinden biliyoruz militan olmanın ne demek olduğunu.  Herkesi etkiler Hayri Durmuş bu sözleri ile. Son duruşmaya katılan 12 avukatın hepsinin ağladığı söylenir, mahkemede katiplik yapan kadın daktilosunu elinden düşürür...

Onların anılarına sonuna kadar sahip çıkmanın bilincini ve eylemini yaratan Önder Apo dahi onlar için söyleyecek söz bulamayacağını belirtir. Ama onların soylu anılarına sahip çıkma adına en anlamlı fikri geliştiren, en güzel sözü söyleyen, en vurucu eylemi geliştiren Önder Apo’nun ta kendisidir. Bilme, anlama ve uygulama eylemini en güçlü şekilde gerçekleştirmemizin talimatını veren Önder Apo: ‘’Önemli olan bıraktıklarını tamamlamaktır. Peki neyi tamamlayacağız? Bu dayanılmaz koşullardaki yaşamı yaşanılır hale getirin, faşist baskıya karşı koyun, azaltın veya ortadan kaldırın demektir. Bilgisizlik var, giderin demektir. Parti zayıf, güçlendirin demektir. Faşizmin tek yönlü, korkusuz yürüyüşünü durdurun demektir.’’ der.

14 Temmuz Direnişi hepimiz için ‘Kendini Bil’me eylemidir. Onlar direnişleri ve sözleriyle bize kim olduğumuzu hatırlatırlar. Dayatılan köleliğe karşı ‘teslimiyet kader değil’ demeyi onlardan öğreniriz. Bu suyun hangi kaynaktan aktığını 14 Temmuz söyler bize. Bu nedenle 14 Temmuz bizim diriliş destanımızdır, varlığımızın bilinci ve eylemi, eğilmeyen başımız, yılmayan yüreğimizdir. Hepimizin direngen yanı, direniş damarımızdır...

 Duçem Cansel