KU TR

Alfred Adler ‘’üstünlük kompleksini’’ çarpıcı bir şekilde şöyle özetler: Üstünlük kompleksi kişinin derinlerde yatan aşağılık veya yetersizlik duygularını telafi etmek için kendini herkesten üstün görmesi, kibirli ve kontrolcü bir tavır sergilemesidir.

Farklı bir ırk veya etnik kökene sahip kimselere karşı düşmanlık beslemek ‘’ırkçılık’’ olarak adlandırılmaktadır. Sahip olduğu kökenin veya ırkın ‘doğal’ olarak diğer kesimlerden üstün tutan, üzerinde her türlü hakkı olduğunu iddia edenler de bu kategoriye girmektedir. Aynı zamanda ırkçılık bir hastalıktır.

Bunlar Türkiye güncelinde kimi kesimler tarafından yaşanan bir durumdur. Geçmişte ve günümüzde bu ‘hastalığın’ nelere yol açtığı bilinmektedir. Gerek dünya tarihinde gerekse Kürt tarihinde dehşet verici örnekleri bulunmaktadır.  

Hitler faşizmi, Yahudileri tehdit olarak görüyordu ve onların ‘Ari ırkının saflığını bozduğunu’ söylüyordu. Yine Beyaz Adamlar Amerika’yı işgal ettiklerinde siyah derililerin beyaz derililerden aşağı ırk olduğunu savundular. ‘Medenileşmemiş’ olarak adlandırılan siyah derililer beyaz adamlar tarafından soykırıma uğratıldılar. Düşüncelerini ele geçiren bu hastalık nedeniyle 6 milyon Yahudi ve milyonlarca Amerika yerlisi katledildi.

Türkiye Cumhuriyeti’nde de Kürtler ve diğer halklar da aynı hastalıktan payını aldı. Milyonlarca Kürt, Ermeni ve Rum katledildi. Özellikle Kürtlere yönelik vahşet derecesindeki uygulamalar ile neredeyse her gün katliam ve soykırım yaşatıldı.

Bu hastalıklı durum ne yazık ki Türkiye’de bir sosyoloji yaratmıştır. Kimi kesimler tarafından doğru bulunmuş ve uygulanması gerekli görülmüştür. Söz konusu hastalık -belirli bir kesim de olsa- topluma da yayılmıştır. Bu nedenle Kürtlere yönelik soykırım saldırıları meşru görülmüş, desteklenmiş ve azmettirilmiştir.

Ulus-devlet gerçeği bu zihniyeti geliştirir. Sonuç itibariyle dayandığı bir ulus olduğu için diğer ulusların, halkların ve inançların dışlanmasını beraberinde getirir. Hedeflenen tek tip ulustur. Tek tip ulusa en büyük tehdit de farklı kesimlerin var oluşudur.

Tekleşmenin getirdiği zihniyet diğer kesimlerin ortadan kaldırılmasını, inkâr ve imhasını dayatır. Çokça propagandası yapılan ‘tek devlet-tek millet-tek bayrak-tek vatan’ bu zihniyetin dile gelişidir.

Söz konusu Türkiye Cumhuriyeti olunca durum daha da katmerleşir. Kuruluşu Kürt inkârı ve imhası üzerine olduğu için Kürtlere yönelik düşmanlık Hitler’in Yahudi düşmanlığını gölgede bırakır niteliktedir. (Yahudi soykırımında katledilen insanların acılarıyla yarıştırmak anlamında değil) Bu durum hem iktidardakiler hem de muhalifler için geçerlidir. Her ikisi de söz konusu Kürtler olunca aynı geminin yolcusu olmaktan çekinmediler.

2015’te iktidarıyla muhalefetiyle topyekûn tasfiye girişimine başladılar. İnsanlar helikopterlerden atıldı, kendi başına yaşayamayacak insanlar tekli hücrelere alındı, cenazeler araçların arkasında sürüklendi…

Şehit kemiklerinin Kilyos mezarlığına gömülmesi eminim ki hepsine farklı zevkler yaşatmıştır. Buna kiminin açık bir şekilde kiminin de gizli saklı sevindiğini; neredeyse hepsinin birden ölülerimiz üzerine sevinç çığlıkları attığını, işkence edilmiş cenazeleri görünce haz aldıklarını biliyoruz.

Kürtçe’yi konuşan, Kürt kültürüne sahip çıkan Kürt bireyleri işkence ile göz altına alıp, ajanlık dayatarak onursuzlaştırmaya çalışan saldırılara destek verenler yine bu kesimlerdi. Sokak ortasında çocukların zırhlı araçla ezilmesine ‘büyüyünce terörist olacaktı’ diyenler de yine bu kesimlerdi. ‘Yüce devletimiz’ ve ‘kahraman askerimiz’ sloganları atarak saldırıları kutsayanlar da yine bu kesimlerdi.

Her şeye rağmen Kürtler ayakta dimdik durdu. Bunun doğal sonucu olarak masaya geldiler. Kürt halkını kabul etmek zorunda kaldılar. Hem de en üst perdeden Kürt Halk Önderliği’ni muhatap alarak… Tabi önemli ve büyük bir kesimi! Geriye kalan marjinaller de hala bu ırkçılık kalıntıları üzerinden Kürt halkına saldırmaya devam edecek.

Bu hastalığın kalıtsal olarak yarattığı tahribat söz konusu faşist, ırkçı kişilerin ve kesimlerin karakterlerinde ciddi etkiler yaratmış bulunuyor. Çeşitli amaç ve hedefler taşısa da ciddi etki yarattığı tartışmasızdır.

Gittikçe karşılığı yok olan bu kesimler tarafından, yeni yüzyılda her yerde önemli bir güç olarak görülen Kürtlerin varlığına karşı duyulan hazımsızlığın dile gelişidir. Güç olmuş, demokratik değerler oluşturup bir yaşam anlayışına dönüştürmüş Kürtlerle eşitlenmekten korkmanın başka bir ifadesi olarak ortaya çıkıyor.

Bu nedenle savaştan daha zor olanı barışı geliştirme çabasıdır. Özellikle Türkiye’de bu durum çok daha geçerlidir. Bir takım kesimin ‘’üstünlük kompleksi’’ şeklinde dışa vuran yaklaşımları tedavi edilmek zorundadır. Yoksa sahip olunan bu patolojik zihniyet ile Kürt sendromu aşılamaz.

Alfred Adler ‘’üstünlük kompleksini’’ çarpıcı bir şekilde şöyle özetler: Üstünlük kompleksi kişinin derinlerde yatan aşağılık veya yetersizlik duygularını telafi etmek için kendini herkesten üstün görmesi, kibirli ve kontrolcü bir tavır sergilemesidir.

Ali Şahin