KU TR

Önderlik, demokratik temelde dönüşmüş devlet içinde Kürt halkı olarak nasıl yer alacağımızı öz savunma biçiminde belirledi. Yani bütüncül hukukla devletin demokratik dönüşümünü, öz savunmayla da Kürt halkının demokratik, ekolojik, kadın özgürlükçü paradigma temelinde öz örgütlenmesine kavuşarak kendi kendine yeterli hale gelmesini tarif etti.

Feride ALKAN

 

Varlık üç temel şarta bağlı olarak tanıma kavuşur ve bütünsel anlam kazanır. Bunlar savunma, beslenme ve üremedir. Ancak genel bir yanılgı olarak buna bir sıralama getirilip savunma diğer ikisinden sonra belirtilmektedir. Gerçekte ise bunlar birbirine bağlı bir bütündürler ve biri tanımlanmaksızın diğer ikisi tanımlanamaz. Başka bir ifadeyle biri olmaksızın diğer ikisinin olabilmesi söz konusu olamaz. Ama illa da aralarında simbiyotik bağ sıralaması yapılacaksa savunmayı diğer ikisinin var olma şartı olarak merkeze almak yanlış olmayacaktır. Zira kendini savunmayı başaramayan bir canlı beslenemeyeceği gibi üreyemez de.

Öte yandan üremeyle gelişen nicel çoğalmada yine yeterli beslenmeyle gelişen fiziki güçte hem bedenin savunma mekanizmasını artırma hem de topluluğun savunmasını garantiye alma hedeflenir. Dolayısıyla savunma diğer ikisini koşulladığı gibi diğer ikisi de -beslenme ve üreme- güvenliği yani savunmayı garantilemek maksadıyla geliştirilir. Ve varoluş döngüsü böyle sürüp gider.

Bu girişten de görüldüğü üzere öz savunmadan bahsetmek varoluştan, varlık olmaktan bahsetmek demektir. Bu sadece insanlar için değil tüm canlılar için geçerlidir. Var olmanın koşulu öz savunmayla içkindir. Öz savunmasını yapamayan hiçbir canlı için varlıktan bahsedilemez. O halde konu teorik, akademik ya da felsefi düzlemde ele alınabileceği gibi esas olarak yaşamsal olduğu bilinerek değerlendirilmek durumundadır.

Doğada hiçbir canlı öz savunmasını başka canlılar yoluyla sağlamaz. Bir yavru belli bir süreye kadar anne tarafından ya da mensubu olduğu grup-sürü tarafından korunsa da bu çok kısa bir süredir. Ve zaten bu kısa sürede de tüm grup üyeleri, özelde de anne tarafından yavruya kendisini nasıl savunacağı öğretilir. Ardından söz konusu canlı doğayla ve kendisiyle baş başa kalır. Sürekli olarak bir yaşam savaşı içinde gelişir. Gerçekte insanın durumu da bundan farklı değildir. İnsan doğal yaşamında da sosyal yaşamında da politik yaşamında da savaşçıdır. Özcesi doğayla da içinde yaşadığı toplumla da denetiminde olduğu siyasal iktidarlarla da hep mücadele halindedir. Bu yüzden hayatın her alanında savaşçı olmak zorundadır. Savaşçılığın da ilk şartı kendini savunmayı bilmektir.

Öz savunma canlının varlığında içkin ve varoluşsal olduğu için başkalarına devredilmesi de mümkün olamaz. Nasıl ki acıkan birinin doyması ancak kendisinin yemesiyle mümkünse yani başkası yedi diye kişi doyamıyorsa öz savunma da başkalarına devredilemeyen, başkaları tarafından garanti altına alınamayan varlık koşuludur. Bir insanı hayatın bin bir çeşit hallerinde vekâleten koruyabilecek hiçbir güç yoktur. Özelde de bir kadını erkek egemen zihniyetin, kültürün çepeçevre sardığı günümüz dünyasında evde, sokakta, iş yerinde vs. vekaleten koruyabilecek hiçbir kimse ya da güç olamaz. Aynı şey halklar ve toplumlar içinde geçerlidir. Bir halkı, herhangi bir inanç ya da etnik grubu, bir toplumu ancak kendileri ortak bilinçleriyle ve buna dayalı öz örgütlenmeleriyle koruyabilirler. Dolayısıyla öz savunma mutlaka her bireyin, her kadının, her halkın ve toplumun kendisince yapılması gereken yaşamsal eylem, hayati aktivite demektir.

Canlılar öz savunmalarıyla doğru orantılı bir şekilde güçlenirler. Yani öz savunması ne kadar sağlamsa kendisi o kadar güçlüdür. Bu durum insanlar özelde de kadınlar ve toplumlar için de böyledir. Bir bireyin, bir kadının ya da bir halkın öz savunması ne kadar gelişkinse o birey, kadın ve de halk o kadar güçlüdür. Tersi de doğrudur. Öz savunmasını yapamayan bir birey, kadın ya da halk her anlamda zayıftır dolayısıyla her türlü istismara, işgale, sömürüye, asimilasyona, soykırıma açıktır.

Bu anlamda denilebilir ki her şeyden önce öz savunma kendi kendine yeterlilik durumudur. Bir bireyin, bir kadının, bir halkın ya da toplumun her anlamda kendine yetmesi, öz gücüyle var olabilmesi ve varlığını tüm dış saldırılara karşı koruyabilmesi demektir. Elbette bunun da bilinç boyutu, örgütlenme ve eylem boyutları vardır. Bilinç boyutunu geliştirmek için eğitim ve bağlantılı çalışmalar, örgütlenme boyutunu geliştirmek için politik çalışmalar olmak zorundadır. Bilinç ve örgütlenme boyutu gelişince eylemsel boyut da olabildiğince iradeli, sürekli ve aktif olur.

Kuşkusuz ki öz savunma tüm insanlık için hatta tüm evren için aynı derecede geçerli ve gereklidir. Bu anlamda evrensel bir konudur. Ancak aynı zamanda her birey her halk, her toplum için ayrı ayrı anlamlar da içermektedir. Örneğin yaşadığımız erkek egemen dünyada öz savunma kadınlar için erkeklerden çok daha farklı anlamlar içerir. Ya da işgal altında yaşadığımız ülkemizde Kürtler olarak bizim için öz savunmanın anlamı Türklerden, Farslardan ya da Araplardan çok daha farklı anlamlar taşır. Aynı şekilde dincilikle zehirlenen Ortadoğu’da bir Alevi, bir Êzidi için öz savunma Sünnilerden çok daha farklı şeyler ifade eder. Bunun nedeni egemen-ezilen, özne-nesne, iktidar-öteki ilişki ve çelişkisidir.

Kadınlar ve Kürtler olarak öz savunmanın bizler için önemi ve gerekliliğini hem içte toplumumuza ve halkımıza iyi kavratmak ve öz savunma temelinde örgütlenmelerini, yaşamalarını sağlamak ama hem de diplomasi yoluyla ülkemizdeki işgali, faşizan politikaları, dilimiz-kimliğimiz-kültürümüz üzerindeki inkâr-imha siyasetini, asimilasyon politikalarını dostlarımıza ve dünyanın diğer halklarına anlatmak da önemlidir. Özelde de uluslararası alanda kadınlar ve Kürtler olarak varlık sorunumuzu, varlığımıza yöneltilen tehditleri anlatmak, teşhir etmek, öz savunmanın bizim için gerekliliğini kavratmak böylece mücadelemizin haklılığını dile getirmek hayati bir ihtiyaçtır.

İki yüz yıldır ülkemize, halkımıza, kadınlarına ve çocuklarına dayatılan soykırım kıskacı, özel savaş politikaları, asimilasyon karşısında önemli bir direnç gösterildi, başkaldırıldı, mücadele halinde olundu. Bu anlamda halkımız kadınlarıyla, gençleriyle birlikte bir serhıldan halkıdır ve böyle de bilinmektedir. Düşmanlarımız da özgürlük hareketimizi yirmi dokuzuncu isyan şeklinde tanımlarken aslında bu gerçeği itiraf etmiş olmaktadır. Halkımızın kimliğini, dilini, kültürünü sahiplenmek ve korumak adına yaptığı öz savunmanın Kurdi ifadesi serhıldandır.  Ve gururla belirtebiliriz ki tüm baskılara inat bu geleneğimiz köklüdür. Tıpkı kesildikçe, yakıldıkça yeniden yeşeren, inadına küllerinden filizlenen meşe ağacının tutumu gibidir halkımızın duruşu. Önderliğimiz halkımızın inadını, direnişçiliğini, öz savunma anlayışını meşe ağacı metaforuyla değerlendirirken çok önemli bir sosyolojik tespit de geliştirmiş oldu.

Meşe ağacının öz savunması çok güçlüdür. Her yerde yeşerir. Ülkemizin yalçın kayalıklarında, dimdik yamaçlarında, yüksek doruklarında, kıraç topraklarında meşe ağacının dizildiğini, dal budak serpildiğini görmek şaşırtıcı değildir. İşgalcilerin coğrafyamıza yağdırdığı bombalarla, sistematik olarak geliştirdiği yakmalarla, işbirlikçilerine yaptırdığı kesimlerle dallarından, gövdesinden, kökünden edilse de her seferinde yeniden yeşermekte ve inatla, sabırla boy vermektedir. Zira kökleri çok derinlerdedir, etrafına yayılmış biçimdedir, parçası olduğu topraklarımızla ilişkisi aşk düzeyindedir. Ve bunlardan aldığı yaşam tutkusuyla güçlü bir öz savunmaya sahiptir. Tüm zorluklara dirençlidir. Sadece susuzluğa, yakmaya, kesmeye, yıkmaya karşı değil soğuklara, fırtınalara, şimşeklere karşı da dayanıklıdır ve bu yüzden ya binlerce yıl kökleri üzerinde yaşamakta, yayılmakta, gelişmektedir ya da her darbede yeniden kendini var etmekte, varlığını sürdürme kavgasını süreklileştirmektedir. Elbette halklar içinde yetiştikleri coğrafyaya, onun doğasına, toprağına, havasına, suyuna göre şekillenirler. Ve halkımızın direncini, sürekli serhıldan halini meşe ağacı metaforuyla anlatmak sosyolojik açıdan etkili bir tanımlamadır.

Öte yandan Önderliğimizin bu tanımlamasından anlaşılması gereken öz savunma bilincinin, kültürünün halkımızda çok köklü ve güçlü olduğudur. Dolayısıyla halkımızın öz bilinci ve kültürüne doğru hitap edilir, doğru yaklaşım gösterilirse ondaki öz savunma potansiyelini aktifleştirmek çok zor değildir. Çünkü halkımız yüz yıllardır hatta bin yıllardır saldırılar karşısında var olma, varlığını koruma kavgasıyla şekillendi. Yaşamın ondaki tanımı, anlamı, biçimi direniş oldu. Direnerek var olabildi ve var olmanın kendisi onun yaşamının adı, anlamı oldu.

Varlığını koruma kavgasını yaşam bellemek nedir? Bu sınırdaki bir yaşam nasıldır konularında da kapsamlı çözümlemeler yapmak gereklidir. Ancak bu başka bir araştırmanın konusudur. Bizim konumuz öz savunmadır ve buradan anlaşılması gereken halkımızdaki öz savunma kültürünün köklü olduğudur. Dolayısıyla toplumumuzda öz savunma bilincini derinleştirmek, öz savunma temelinde örgütlenmeler geliştirmek zor değildir. Topraklarımızın, kimliğimizin, dilimizin, kültürümüzün, inançlarımızın sürekli tehdit altında olduğu ülkemizde Ezidi, Alevi, Yarsani ya da bir bütün olarak Kürt olmak, Kürt insanı, kadını, genci olmak öz savunmayla yaşamayı gerektirir. Çok yakın süreçlerin öz savunma ihtiyacıyla ilgili açığa çıkardığı öğretici sonuçlar bilinmektedir. Savunmasız bırakıldığı için DAİŞ çetelerince soykırımdan geçirilen Şengal gerçeği hafızalarımızda yakıcılığını hep korumaktadır. On binlerce Ezidi genç erkek ve kadın neden öz savunmalarını yapacak örgütlenmelerden, araçlardan yoksun bırakıldı? Peki çok daha küçük olan Halep şehrindeki iki Kürt mahallesinin insanları, kadınları ve gençleri aynı DAİŞ’e karşı hiçbir dış güce muhtaç olmadan öz savunmalarını nasıl geliştirebildi? Sadece bu iki çarpıcı örnekten öz savunmasız ve öz savunmalı olmanın bir halk için anlamı, önemi ve gerekliliği üzerine yine sonuçları üzerine yeterli dersler çıkarılabilir. Yakın dönemimizin en yakıcı iki örneği olarak bunlar sürekli halkımızın gündeminde tutulup öz savunma bilincinin güçlenmesine ve öz savunma ihtiyacının örgütlendirilmesine dönüştürülebilir. Aynı şekilde bu iki örnek üzerinden diplomasi yoluyla dünyaya neden öz savunması olan bir halk ve toplum olmak zorunda olduğumuz kavratılabilir. Yahudi halkının başlarına gelen soykırım üzerinden çıkardığı sonuçlarla, nasıl bir öz savunmaya ihtiyaçları olduğuna dair oluşan köklü hafıza ve bilinçle, bunun dünyaya edebiyat, sinema, diplomasi, hukuk, basın üzerinden kavratılmasıyla bu günlere ulaştıkları yanı başımızdaki önemli bir örnek olarak incelenmeye değerdir.

Peki kadınlar ve halkımız için öz savunma nasıl geliştirilebilir?

Her şeyden önce ülkemizde ve ülke dışındaki yerlerde yani yaşadıkları her yerdeki öz örgütlenmeleriyle savunmalarını sağlayabilirler. Kadınlarıyla-gençleriyle Kürt toplumunun her alanda kendine yetebilecek, kendi yaşamını idame edebilecek, kendini yönetebilecek örgütlenmelere sahip olması öz savunmalı olmanın temel şartıdır. Yabancı yönetimler her yerde ve her dönemde kadınların, halkların öz savunmasını ortadan kaldırmak üzerine oturtulan sistemlerin temsilcileri olmuşlardır. Ülkemizde de böyle olagelmiştir. Yabancı yönetimleri aşmanın yolu da toplum ve halk olarak kendini irade haline getirmek, iradesini politikleştirmek, eylemsel kılmak ve nihayetinde öz yönetimlerini geliştirmekten geçmektedir. Yani demokratik, ekolojik, kadın özgürlükçü toplum paradigması temelinde eşitlikçi-özgürlükçü bir toplum yaratmak, bunun zihinsel, ahlaki, politik mücadelesini yürütmektir. Hem tek tek bireyler olarak bilinçlenmek, irade haline gelmek, eylemci bir duruşla şekillenmek ama hem de üyesi olunan toplumla, toplulukla birlikte öz örgütlenmelere sahip olmak böylece her alanda birey olarak da toplum olarak da kendine yetmek, kendini yürütebilmek öz savunmalı olmak anlamında değerlendirilebilir.

Peki öz savunmayı kimler geliştirecek?

Kuşkusuz öz savunma kadınlı, erkekli herkesçe yani her birey tarafından olduğu gibi topluluk ve halk olarak da geliştirilmesi gereken yaşamsal bir ihtiyaçtır. Dolayısıyla tüm bireylerin ve her kurumun görevi, sorumluluğudur. Burada yaşanan temel yanılgı öz savunmanın sadece bir kurumun ya da bir alanın görevi olarak ele alınması, bu yönlü sorumluluğun üstlenilmemesidir. Ancak öz savunma ideolojik alandan toplumsal alana, askeri alandan siyasi alana herkesin temel görevi ve sorumluluğudur. Zira bir halkın ve o halkın bireylerinin varlıklarını kendilerine yetecek temelde örgütlemesi, dış saldırılara karşı koruyabilecek düzeyde güçlendirmesi demektir. O halde bu görev ve sorumluluk sadece bir alanın ya da bir grubun işi olamaz. Öyle olsa zaten öz savunma geliştirilemez.

Önderlik yeni mücadele stratejimizi demokratik siyaset olarak tanımladı. Bunun temel taktiklerini de bütüncül hukuk ve öz savunma olarak somutlaştırdı. Anlamı şudur; demokratik siyaset stratejimizin bütüncül hukuk ayağıyla Türk ulus devletini ve onun üzerine inşa edilmiş Türkiye Cumhuriyeti’ni demokratik temelde dönüştürme mücadelesi yürüteceğiz. Anayasasının Kürtleri ve Türkiye’deki diğer hakları da kapsayacak şekilde yeniden düzenlenmesinin, kadın özgürlüğünü esas alarak tüm aidiyetlere eşit mesafede olmasının demokratik mücadelesini vereceğiz. Bütüncül hukukla kastedilen budur yani devletin demokratik temelde dönüştürülmesidir. Önderlik, demokratik temelde dönüşmüş devlet içinde Kürt halkı olarak nasıl yer alacağımızı öz savunma biçiminde belirledi. Yani bütüncül hukukla devletin demokratik dönüşümünü, öz savunmayla da Kürt halkının demokratik, ekolojik, kadın özgürlükçü paradigma temelinde öz örgütlenmesine kavuşarak kendi kendine yeterli hale gelmesini tarif etti. Dolayısıyla demokratik siyaset stratejisinin temel mücadele taktiği olarak öz savunmadan kastedilen; Kürt halkının ve kadınları-gençleriyle Kürt toplumunun kendine yeterli, kendini yönetebilir hale gelmesi, bunun mücadelesinin yürütülmesidir.

O halde öz savunma mücadelesi; halkımızın varlığını güçlendirme, kendisini öz yönetimine kavuşturma mücadelesidir. Böyle olduğu içinde öz savunma mücadelesi tüm kurumların, tüm örgütlerin yani bir bütün olarak tüm toplumsal kesimlerin mücadelesi olmak durumundadır. Aynı şekilde öz savunma tüm kadınların, gençlerin varlığını geliştirme ve kendine yeterli hale gelerek erkek egemen zihniyeti, sınırları aşma, yıkma mücadelesidir. Kürt kadınları ve gençleri açısından hem kendi kimlikleri, kültürleri, dilleriyle kendi topraklarında özgürce yaşama ve bu temeldeki ulusal varlığı geliştirme mücadelesidir hem de erkek egemen sistemi onun kurumlaşmış mekanizması olarak erkek devleti geriletecek, yıkacak mücadeleyi hayatın her alanında geliştirme, süreklileştirme ve durmadan yükseltme mücadelesidir.

Demokratik konfederal sistem içindeki tüm boyutların temel çalışması özü itibariyle öz savunmadır. Çünkü tüm mücadelemiz varlığımızı görünür kılmaya, anlamlı yaşatmaya yöneliktir. Siyaset, sanat, ekonomi, dil, eğitim, sağlık, diplomasi kurumlarının hepsinin kadın ve gençlik eksenli olarak öz savunmayı geliştirmesi yani varlığını güçlendirme ve kendine yeterli hale gelme mücadelesini yürütmesi, çalışmalarının amacına ve merkezine bunu koyması, bu bilinç ve anlayışla demokratik toplum çalışmalarını geliştirmesi gerekir. Elbette Önderlik dokuz boyutu belirlerken bir boyut olarak da öz savunmayı koydu. Yani diğer sekiz boyutun yanında özel olarak öz savunmaya yoğunlaşan, bunu sürekli olarak diğer boyutların gündemine koyan ve daha da özgünleşmiş olarak kadınları-gençleriyle toplumun her türlü saldırı karşısında varlığını nasıl koruyacağının, kazanımlarını nasıl savunacağının yöntemlerini belirleyen, özel örgütlenmelerini geliştiren bir boyuta da yer verdi, misyon biçti. Böyle bir boyuta ihtiyaçta vardır ve çok önemlidir de. Ancak bunun anlamı öz savunmanın diğer boyutların işi olmadığı değildir. Açıktır ki öz savunma tek boyuta dayanarak geliştirilemez de. Özcesi dokuz boyut içinde öz savunma bir boyut olarak tanımlanmış olmakla birlikte diğer sekiz boyutunda öz savunma ekseninde çalışmalarını yürütmeleri, geliştirmeleri gerekmektedir.

Sonuç olarak; kadınlar ve gençlerin merkezinde olduğu halkımızın öz örgütlenmesini kendi kendine yeterlilik temelinde geliştirmek hayati önemdedir. İçten, dıştan gelecek tüm saldırılara karşı kendini korumayı başaran bir halk yine doğal afetler dahil her konuda dayanışma, ortaklaşma ile organize olabilen bir halk hiçbir zaman yenilmez. Burada önemli olanın halkımızın her ferdinin demokratik ulus ve demokratik toplum bilinci, buna dayalı sorumluluk tutumu olduğu açıktır. Komünalist bir anlayış ve tutumla öz savunma esaslı örgütlenme için her bireyin kendisine biçeceği toplumsal rol gelişmenin düzeyini de belirleyecektir. Buda elbette gerçek komünalistlerin ahlaki ve politik tutumu, eylemi, yaşam anlayışıdır.