Doğa, toprak, coğrafya bir halkın öz savunma mekanizması ve anlam dünyasını oluşturan değerler bütünüdür. Yani insanın kültürel oluşumunun kaynağıdır. Oluşan yaşamın kabul-red ölçülerini belirleyen mekanizmanın oluşumunda en temel formdur. Kürtler dağlara dayalı kendini savunan, doğayla kimliklerini ifade eden yaşamına renk veren bir haktır. Şimdi bu doğa ve coğrafyanın köklerine adeta tuz ekilmek isteniyor.
Son yıllarda Kürdistan’ın birçok bölgesinde petrol, bakır, çinko, altın, sülfürik asit, siyanür bulma amaçlı birçok maden arama çalışmaları yapılıyor. Belli hukuki kılıflara büründürülen bu talan projeleri Kürdistan’da yaşam üzerinde tehditler yaratıyor. Maden çalışmaları kapsamında küçük ve büyük çaplı yapılan patlamalar bulunduğu alandaki canlıları öldürüyor. Ve sağ kalan canlılara ise yaşam alanları bırakmıyor.
Yüzyıllardır akan yer altı suları kesiliyor, yer üstü suları kirleniyor. Hayvancılık yapan, arıcılık yapan halkın geçimini yok ediyor. Çevrede bulunan ağaçların ve bitki örtüsünün kurumasına neden oluyor. Bunun sonucunda doğada yaşayan canlılar da birlikte ölüyor. Sondaj çalışmaları, kum ocakları da bu kapsam da yer alıyor. Barajlar ile yaşam alanları ve tarihi alanlar sular altında bırakılıyor.
Şirnak alanında 2018’den beri devam eden orman kıyımına ara verilmeden devam ediliyor. Gittikçe kapsamı daha da genişletiliyor. Besta, Cudi, Gabar, Elkê bölgelerinde korucular eliyle bu faaliyetler devam ediyor. Doğa talanı yapılan bu alanlar yasaklı ilan edilerek halkın giriş çıkışları engelleniyor. Yine halkın olduğu bölgelerde yanlış bilgilendirmeler ve tehditler yoluyla itirazların önüne geçiliyor. Kısa ve öz olarak halkın rızası ve onayı olmadan faaliyetler yürütülüyor.
Barajlar ile sular altında bırakılan yerlerin tarihi olması tesadüf değildir. Hatta özellikle seçilmiş alanlar olduğunu çok rahatlıkla belirtebiliriz. Dersim’de Alevi halkımızın kutsal bulduğu mabetlerin bulunduğu alanlar da maden çalışmaları; yine Hasankeyf, Geliyê Godernê gibi yerlerin baraj altında bırakılması toplumsal hafızanın hedeflenmesini gösterir. Barajlar yoluyla bölgeler arasında geniş su havzaları adeta yeni sınırlar çiziliyor. Kürdistan coğrafyası paramparça ediliyor.
Çeşitli güvenlik gerekçeleri öne sürülerek yapılan tüm bu ekokırım çalışmaları bir yandan Kürt halkının coğrafyayı öz savunma amaçlı kullanmasının önüne geçme çabasıdır. Kürt halkının Kürdistan dağlarını ve derin vadilerini korunma amaçlı olarak kullanması tarihseldir. Bu çalışmaların amacı Kürtleri gelecekte korunmasız bırakma amacı taşıdığından şüphe yoktur.
Yüzyıllık imha politikalarının yarattığı zihniyet sonucu Kürt halkının soykırım cenderesine alınması ile saldırılar derinleşiyor. Kürd’e ‘’yoksun’’ demek yerine Kürd olduğu unutturulmak isteniyor. Toptan fiziki soykırım başta olmak üzere her türlü saldırı ile karşılaşan Kürdistan toprakları son yıllarda daha öncesinde görülmemiş derecede ekolojik olarak hedef alınıyor. Bu ekokırım saldırılarının rant amaçlı hedefleri olsa da genel kapsamı kültürel soykırım’dır.
Kürt halkının kültürel soykırım altındaki ‘biricik halk’ olarak adlandırılması üzerinde yürütülen saldırılar ile ilgilidir. Ne yazık ki Kürdistan coğrafyasına yönelik geliştirilen saldırılar bile bunu tek başına anlatmaya yeterdir. Yapılan barajlar, maden çalışmaları, orman kıyımları, tüneller ve yollar bu kapsamdadır. Hemen hemen her gün coğrafyayı tehdit eden haberler ile uyanıyoruz. Kürdistan’ın farklı şehirlerinde farklı şekillerde bu saldırılar gerçekleştiriliyor.
Özellikle son zamanlarda Şirnex ve daha geneli Botan coğrafyası talan ediliyor. Gerçekleştirilen orman kıyımları ile geleceği olmayan bir Kürdistan yaratılmak isteniyor. Tabiatın olmadığı ülkede yaşam olamaz. Bunun bilinciyle Kürdistan tabiatı yok edilmeye çalışılıyor. Gabar, Besta ve Cudi alanlarında orman kıyımları işbirlikçi korucular eliyle yapılıyor. Bununla birlikte sürekli büyük çaplı yangınlara neden oluyorlar ya da bilinçli yangını çıkaranlar oluyorlar. Bu kişiliklerin baştan beri Kürt soykırımında rol aldıklarını iyi biliyoruz. Doğrudan bu ekokırımın gönüllü çalışanlarıdır.
Yaşamsız bırakılmak istenen Kürdistan coğrafyasında sinsi, tehlikeli ve derin saldırılar gerçekleştiriliyor. Bu saldırıların amacı Kürdistan’ı boşaltmaktır. Bir bilinci oluştuğu zeminden koparmak o bilincin yok olmasına neden olur. Kürdistan coğrafyasından kopan bir Kürd’ün kültürü yok olmaya mahkumdur. Üzerinde yeşerdiği toprakların veya coğrafyanın yok olması tarihini, kültürünü, toplumsal ahlak ve hafızasını da yok eder. Bu kaçınılmaz bir gerçektir. Köklerden kopuş çürümeyi getirir.
Örnek olarak Hasankeyf’te sözde su altında kalmaması amaçlı korumaya alınan tarihi semboller bir başka alana taşınıyor. Bunun koruma amaçlı yapılan bir uygulama olmasıyla alakası yoktur. Zaten Korunma amaçlı yapılmak istenseydi bin yıllık tarih sular altında bırakılmak istenmezdi. Tamamen tarihten vazgeçirtmeyi dayatıyor. Bu tür yollarla tarihten vazgeçimi, köksüzleşmeyi sıradanlaştırıyor. Yapay kültürler oluşturarak karşı çıkmayı, mücadele etmeyi, direnmeyi olmasa da olur noktasına getirmek istiyorlar. Tarihiyle tarihin mirasıyla direnmeyenler genelde modern kültüre yenik düşüyor.
Göçertme politikasının hafife alınacak bir yanı yoktur. Köksüzleştirme politikasıdır. Köksüzleşme tıpkı bir bitkiye uygulanır gibi bir halka uygulanmak isteniyor. Kökünden koparılan bir varlık başka kökler üzerinde yetiştirilmek isteniyor. Böylece özünden uzak ne kendisi olan nede başkalaşıma uğrayan ucube bir form yaratmak isteniyor. Bu köksüzleştirme politikaları silah zoruyla, özel savaş yoluyla, asimilasyon yoluyla yapılır. Bu defa da Kürdistan’da coğrafya hedef alınarak yapılıyor. En son çıkan bir haberde Gabar’da halkın içecek suyunun tükendiğini belirtiyor. Temizlik amaçlı kullanılan su bölgede bulunmuyor. Böylelikle Gabar’da bulunan köy halkının önüne yalnızca göçertilme bırakılıyor. Bu şekilde göç dışında bir yaşam alternatifi bırakılmıyor. Daha önce silah soruyla yapılan bu uygulamalar şimdi yaşam alanı ve yaşamın adeta diğer adı olan suları kirletilerek yapılıyor.
Sümer tabletlerinde bulunan bir yazı Sümer uygarlığının nasıl yok olduğunu ve Akad denetimine geçtiğini anlatıyor. Bu anlatımda Kürtler ile Sümerlerin yok edilme saldırılarının birbirine ne kadar benzediği görülecektir:
“Bu yaşam öykümü daha çok gelecek kuşaklar için yazmaya başladım. Bizim ulusumuz, dilimiz, geleneklerimiz, sosyal yaşantımız, sanatımız unutuluyor artık. Bu güzel ve uygar ülkemize her taraftan göz diktiler… Fırsat buldukça üzerimize saldırdılar. Kentlerimizi yakıp yıktılar. Biz yaptık onlar yıktılar; biz yaptık onlar yaktılar… Ailelerimiz dağıldı. Tarlalarımız, bahçelerimiz bakımsızlıktan kurudu. Hayvanlarımız açlıktan öldü. Ve böylece kökü binlerce yıl önceye dayanan ulusumuz yoruldu, dayanamayacak hale geldi ve içimize yavaş yavaş sızıp bizi yiyen yabancıların kucağına bırakıverdi kendini. Onlar yönetiyor şimdi bizi. Topraklarımıza ilkel geldiler, sayemizde uygar olmaya başladılar. Ne yazıdan, ne tarımdan, ne sanattan, ne dinden, ne okuldan, ne attan, ne arabadan, ne aydan, ne yıldan haberleri vardı. Hepsini bizden öğrendiler. Sonra da ‘biz yaptık, biz bulduk’ diye övünmeye başladılar. Hep korkuyorum, bir gün gelecek, adımız da uygarlığımız da unutulacak. Biz ne yaptık, ne başardıysak hepsini onlar üstlenecekler. …Bizim uygarlığımız belki binlerce yıl sonra yaşayan insanlara da geçecek. Bizim attığımız temeller üzerine yenilerini koyacaklardır. Ah! Onlar da bizi hatırlayıp bıraktığımız kültür mirasları için teşekkür edebilseler!… Bizim devletimiz ve halkımızın başına gelenleri bir bir anlatmaya kalksam kitaplar almaz; siz de bıkarsınız okumaktan. Haklısınız, bizim geçmişimizden size ne! Ama bizim iyi veya kötü yaptıklarımızın sonuçlarını görerek ders alabilme olanağı var. Her neyse, hepsini yazmayacağım. Aslına bakarsınız biz bile geçmişimizi tam olarak bilmiyoruz. Çünkü eski çağlarda yazı bilinmediği için yazmamış atalarımız. Ama beni umutlandıran bir durum var. Yavaş yavaş bizim güzel yazılarımızdan bazılarının Akadcaya çevirisi yapılmaya başlandı. Hem de satır satır çevriliyor.”
Mazlum Taner















