KU TR

Kürtlerin diğer toplumlarda olduğu gibi sıklıkla devletleşmemeleri ve devletlere mekan teşkil eden kentlerden uzakta kalmayı tercih etmeleri, onların yeteneksizliklerinden veya zekalarının kıt olmasından kaynaklanmamaktadır. Kürtler esasında devletli değerlerle yapısal olarak bir zıtlık içindedir.

Köylü Kürtler

Neolitik, bir köy-tarım devrimidir ve Kürtler de hâlâ köylü bir halktır. Köy-kır yaşamında doğayla iç-içe olma durumundan ötürü bu aynı zamanda doğaya da yakın durma anlamına gelmektedir. Elbette ki Kürtler de tarih boyunca kentler kurmuşlardır, ama bu hâkim bir form olmaz. Kürtlerde hem yerleşke anlamında hem de toplumsal bağlar ve yaşam tarzı anlamında hakim olan köydür. Köy daha çok kan bağının esas olduğu bir niteliğe sahiptir. Kan bağı keskin bir sınıflaşmanın, eşitsizliğin olmasına imkân tanımaz. Kan bağının hâkim olması, toplumsallaşmanın, komünalitenin en genel anlamda da demokratik-komünal değerlerin güçlü olması anlamına gelir. Demokratik toplumun kendini var ettiği esas yaşam kaynaklandır. Tarihte insanlık değerlerinin esas aktığı kanaldır. Buna karşın kentler kan bağının aşıldığı, bu nedenle de sınıflaşmanın hâkim olduğu, komünal özden ciddi bir uzaklaşmanın ve yabancılaşmanın yaşandığı ve devlete beşiklik eden bir mekân olmaktadır. Köylülük bir sınırlılıktır, ufuk darlığıdır, bu hele hele günümüz gelişmeleri karşısında çok daha böyledir. Ama köylülüğü geri gören, aşağılayan yaklaşımların da toplumsal özden sapkınlığın bir biçimi olduğunu belirtmek gerekir. Bu tür yaklaşımların altında şehri dolayısıyla devletli yaşamı daha ileri gören bir zihniyet yatmaktadır. Şehirde gözü olmak, ona yönelmek esasında devlete, onun aslında insanları sürüleştirmek için topluma iyi bir yiyeceğin içinde verdiği zehre doğru koşmaktır. Köy ve köylülük eğer demokratik-komünal değerler esas alınırsa -ki alınmalıdır, zira toplumsallık insan türünün var oluş koşuludur, yaşatan temel öğe toplumsallık ve komünalliktir, bunun pratikleşmesi olarak ahlaktır. Şehrin sınıfsallık, egemenlik, iktidar ve her türden istismar üreten devletin beşiğinden daha ileri ve insanidir. Bu nedenle de Kürtlerin köylü bir halk olması belki bazı yönleriyle onları sınırlı ve yaratıcılıktan yoksun kılabilir, ama toplumsal özü daha fazla temsil ettiklerinden dolayı daha ileri olduklarından kuşku duyulamaz.

Kabile Kimlikli Kürtler

“Kürtlerin kendi varlıklarım halen kültürel karakterleriyle korumaları, dayandıkları tarihsel kültürün gücünden ileri gelir. Kültürel yaşamı uygarlık yaşamına tercih etmeleri basit bir gericilik veya ilkellikle izah edilemez. Yaşadıkları kültür bir kent, sınıf ve devlet kültürü değildir; kendi içinde otoriterleşmeye, sınıflaşmaya yer vermeyen ve kabile demokrasisinde ısrar eden bir kültürdür. Kürtlerin kolay zapturapt altına alamamaları bu kültürel demokrasileriyle ilgilidir.”

Kürtler klan toplumuyla kent merkezli uygarlık arasındaki süreçte evrensel tarihte başat toplumsal form olan kabile kültürünün inşa edilmesinde ve sürdürülmesinde en belirgin rolü oynayan bir kimliktir. Kürt Halk Önderi’nin klan ve ulustan bile daha evrensel ve aşılamaz

olarak ele aldığı kabile formu ve ona bağlı gelişen kültür, neolitikteki gelişmelerle bağlantılı olarak “toplumsal inşanın temel formu” olacaktır.

Neolitikteki gelişmelere paralel olarak Kürtleri ilk kabile topluluklardan biri olarak tanımlamak tarihsel verilerle örtüşmektedir. Zira etnisitenin temel zemini tarım ve köy devrimidir. Klan toplumu ise, hiçbir dönem geniş aile grubu olmanın ötesine geçemez. Üretim teknolojisi bu sınırı belirler. “Tarımsal devrim etnisite hareketi için varlık koşuludur. Aksi halde klan toplumu halinde kalınmaktan kurtulamaz.” Bu devrimlerin ilkin Kürdistan’da gerçekleştiği ve Kürtlerdeki hâlâ da en temel formun kabile formu olduğu gerçeği göz önünde bulundurulduğunda, Kürtlerin ilk etnik topluluklardan, dolayısıyla ilk halklardan olduğu belirtilebilir. Kürt etnisitesinin MÖ. 10 binlerde kabile biçiminde oluştuğu, 6000’lerde aşirete doğru evrilmeye başladığı ve 3000’lerde ise aşiret konfederasyonları biçiminde örgütlenerek Sümer koloniciliği karşısında daha bilinçli bir hal aldığı görülmektedir.

Etnisite toplumsal form olarak hiyerarşik aşamayı geçmeyen, devletleşmeyen, devletleştiğinde artık kabile veya aşiret olmaktan çıkmış bir toplumsal formdur. Belli ölçüde farklılaşmaları taşısa da esasında sınıflaşmayı yaşamamış ve yaşamaya kapalı bir toplumsal örgütlenmedir. Zira sınıflaşmanın devletle bağı açıktır. Kan bağının esas olması, sınıflaşmanın ve kabile-aşiret içinde iktidar eksenli bir tahakkümün ve ciddi eşitsizlik ve özgürlüksüzlüklerin yaşanmasını engellemektedir. Doğal toplumun bir formu olduğundan, komünalite ve toplumsallık hâkim olduğundan, toplumsal sorun diyebileceğimiz, altından kalkılamayan sorunlar henüz yoktur. Herkesin ahlaklı oluşu ve politik davranması üzerine kurulu kabile demokrasisiyle tüm sorunlarına çözüm getirmektedir. Başlangıçta ana erkillik hakim iken 6000-4000 yılları arasında gelişen hiyerarşiyle paralel bir şekilde, ataerkilliğin de gittikçe geliştiği hem tarihi bulgulardan hem de güncel yaşananlardan görülmektedir. Kürtler bu toplumsal formu hâlâ da çok güçlü yaşayan bir halk gerçekliğine sahiptir. Bu hem Kürtlerin ilk etnik yapılardan olmalarından hem de dışa karşı özgürlüklerini ancak bu tarzda koruyabildiklerinden kaynaklanmaktadır. Zaten aşiret bilincinin daha çok da dışın saldırıları karşısında özgürlükte ısrarın ve kendini savunmanın sonucunda geliştiği görülmektedir. Kürtlerin derinlemesine yaşadığı bu toplumsal form aynı zamanda Kültlerin çok parçalı olmasının, genelleşememesinin, kapsamlı örgütlemeleri oluşturamamasının da nedenlerinden biri olmuştur.

Sınıflı Uygarlık ve Kürtler

Toplumun komünal özünden bir kopuş sonucu gelişen hiyerarşi (ataerkillik)’nin açtığı yolda ana-kadının evcil düzenine karşı sistematik bir şekilde gerçekleştirilen mücadeleyle kent devletçikleri ilki MÖ.3500’lerde olmak üzere Urukta oluşur.

Devlet toplumun eşitlikçi, komünal ve birbirini tamamlayan doğal yapısını bozacak, toplumu parçalayacaktır. Toplumun üstünde bir devletli toplum yaratarak ezilen-egemen, köle-köleci, değerli- değersiz, canlı-cansız, özne-nesne, kan-koca ve daha da detaylandırılabilecek pek çok sapkınlıkla toplumun ahengini bozacaktır. Böylelikle de toplumun eko-sistemiyle oynayarak uygarlık hastalıklarının, yani toplumsal sorunların babası olacaktır.

Devlet bir defa ortaya çıktıktan sonra yerinde durmaz bir gerçekliğe sahiptir. Zira onun temel dokusu, doymak bilmez bir bencillik, toplumun ve rakiplerinin küçültülmesinde ve onlara boyun eğdirilmesinde aranan bir büyüme ve hakimiyettir. Her devlet oluştuğu andan itibaren içte hâkim olduğu alt toplumu (halk) ahlaksızlaştırarak ve politika dışı bırakma yoluyla güçsüzleştirerek, dışta da sınırlarım ve hakimiyet alanlarını büyüterek kendini en temel güç yapma arayışında olur. İlk devletler topluluğu olarak Sümer dünyası bunun genetik yapısını oluşturmuştur.

Sümerlerden başlamak üzere tüm devletler çevrelerine karşı olduğu gibi sınırları içinde yaşayan halklara karşı da tam bir savaş halinde olmuşlardır. Kendi aralarında da savaşmaktan bir an için bile vazgeçmemişlerdir. Bu, beş bin yıllık sınıflı uygarlığın en temel özelliği olmaktadır. ‘İnsanın insanın kurdu olduğu’ tespitleri Hobbes’un yaptığı gibi doğal toplum için değil, tam da devletli uygarlık için geçerli bir husustur.

Sümer devletlerinin dışa açılma, hükmetme seferleri Gılgameş Destanı‘nda da görüldüğü gibi bir tarihi gerçekliktir. Yine Akadlı Sargon döneminde çok yaygın bir şekilde dışa yönelik askeri seferlerin yapıldığı bilinmektedir. Bu seferler de Sümer’in çevresi pozisyonundaki zengin Kürdistan coğrafyasına yapılmaktadır. Boyun eğdirme, sömürü amaçlı bu saldırılara karşı tarihin adı konulmamış en görkemli özgürlükçü duruşları gerçekleşir. Aryenler sistemin dışında etnik yapıda ısrar ve karşı saldırılar biçiminde bunu yaparken; Semitikler sistemin içinden peygamberlik geleneği temelinde bunu yapmışlardır.

Sümerlerden başlamak üzere devletlerin çevre topluluklara karşı geliştirdiği sömürü amaçlı saldırılara karşı özgürlükçü, direnişçi duruşun sahibi etnik topluluklar olacaktır. Sümer ve Asurların sırasıyla Hurri, Guti, Kassit, Mitani, Lori, Nairi, Urartu, Med biçiminde adlandırdıkları ve aynı etnik topluluğun değişik zamanlardaki farklı isimleri olan bu özgürlükçü duruşlar olmasaydı, tarihin seyrinin farklı olacağı kesindir. Bu topluluklar kölelik üreten ve boyun eğdirmek isteyen hiyerarşik devletçi sistem karşısında etnik kimliklerine daha fazla sarılarak ve birliklerini daha da yetkinleştirerek durabilmişlerdir. Kürt Halk Önderi tarihteki etnik hareketlerin devletli uygarlık karşısındaki pozisyonunu 20. yüzyılda özgürlük ve bağımsızlık için emperyalizme karşı mücadele veren ulusal kurtuluş hareketlerine benzetmektedir.

Köylü ve dağlı bir neolitik halk olan Kürtler, devletli uygarlık olan Sümer dünyasının ve sonrasında gelişecek olan Akad, Babil, Asur imparatorluklarının yanı başında olduğundan onlarla hep ilişki ve çelişki içinde olacaktır.

Onların dışa karşı açılımlarında saldırılarına maruz kalan ilk topluluk olma özelliğini taşımaktadır. Ve bu konuda tarihin en görkemli direnişlerinin sahibi olacaktır. Kabile-aşiret örgütlenmesiyle mücadele ederek devletli sisteme karşı özgürlükçü duruşunda ısrarlı olacaktır. Kaybedilmek istenmeyen, doğal toplumdan getirdikleri özgürlükçü duruşlarıdır. Köle olmak, boyun eğmek istememektedirler. Kürtlerin etnisite olarak direnmelerinin de özgürlük tarihi açısından çok büyük önemi vardır ve asla küçümsenemez. Kürt Halk Önderi “Aslında gelişmişlik kriterlerini özgürlük olarak belirlersek, Kürtler belki de tarihin en ileri halkı, etnik grubudur” belirlemesiyle bu gerçekliğe dikkat çekmektedir.

Kürtler özgürlüklerini güvence altına almak için zaman zaman da karşı saldırılarda bulunacaklardır. Gutiler olarak Sargon’un kurduğu ve tarihin ilk merkezi krallığı olan Akad Devleti’ne son verecek, Mitaniler olarak Hititlerle birleşerek Babil İmparatorluğu’nu ortadan kaldıracak, Urartular olarak tarihin en vahşi ticaret ve zor imparatorluklarından olan Asur İmparatorluğu’na karşı müthiş direnecek, Medler olarak Kaidelilerle ittifak yaparak despot Asur İmparatorluğu’na son verecektir.

Kürtler Merkezi Uygarlıkla Yapısal Olarak Çelişiktir

Toplumdışı olan ve ona karşı hep suç işleyen devlete karşı duran tarihin tüm mücadelelerini demokratik komünal değerlerin dolayısıyla doğal toplumun bir savunucusu olarak saymak, zihinde düzeltme yapmak açısından bir zorunluluktur. Zira tarih egemenlerin değildir, yine tarihi sadece sınıflar değil, halklar yapar. Genelde tüm etnik unsurların özelde de Kürtlerin devletli yapılar karşısındaki duruşlarını doğru anlamak bu açıdan oldukça önemlidir.

Kürtlerin diğer toplumlarda olduğu gibi sıklıkla devletleşmemeleri ve devletlere mekan teşkil eden kentlerden uzakta kalmayı tercih etmeleri, onların yeteneksizliklerinden veya zekalarının kıt olmasından kaynaklanmamaktadır. Kürtler esasında devletli değerlerle yapısal olarak bir zıtlık içindedir. Zira onlar kök toplum olan doğal toplumun özellikle de neolitik aşamasının bizzat yaratıcıları olduklarından, bu değerler bütününü çok güçlü ve derinlemesine yaşamışlardır. Bu anlamıyla devletin ezmek, bastırmak, geriletmek suretiyle karşısında güçlenebileceği toplumsal değerler, en fazla da bir Kürt gerçekleşmesidir. O nedenle de Kürtler ve uygarlık çelişiktir, çatışmalıdır. Kürtlerin devletlere karşı bu kadar amansız direnmesinin altında bu gerçeklik yatmaktadır. 

Kürtler bu kadar karşıt oldukları devletlerin merkez üslerinin kent olduğunun çok iyi bilincindedir. Kürtler kentlerde Sümer’i, Babil’i, Asur’u, Pers’i, Helen’i, Roma’yı, Bizans’ı, Osmanlı’yı ve daha sonraları da ulus-devleti görmektedir. O nedenle de kentlere karşı hep mesafelidir. Kürtler yaşam mekanı olarak kırı, köyü ve özgürlüklerini korumada büyük bir sığınak olan dağları tercih etmektedirler. Kent hâlâ da Kürtler için dağılan aile, aşiret ya da en genel anlamda dağılan toplumsallık, kendine yabancılaşma demektir. Bu bakımdan Kürtlerin uygarlık güçleriyle yaşadığı çelişki ve çatışma bir yönüyle de kent-kır çelişki ve çatışmasıdır. Şu rahatlıkla belirtilebilir ki Kürtlerin bu kadar saldırı ve işgal altında olmalarına karşın varlıklarını hâlâ sürdürmelerinin ve sisteme hâlâ teslim olmamalarının nedeni Kürtlerin çok yiğit olması veya ülkelerinin çok dağlık olması değildir. Bunların etkisi olsa da esas neden, Kürt toplumsallaşmasının devletli uygarlıkla yaşadığı yapısal çelişki ve çatışmalarda aranmalıdır. Diğer yorumlar kendini aldatmak anlamına geldiği gibi olgunun tam kavranmasına da hizmet etmez.

Abdullah Öcalan Sosyal Bilimler Akademisi Yayınları/Soykırım Kitabı’ndan derleme