Toplumsal mücadele güçlerinin karşı karşıya bulunduğu en somut ve en can alıcı sorunlardan birisi de “biçim/örgüt” sorunudur. Ya da kendini somut örgütlenme biçimlerinden yoksun kılarak biçimsiz kalma durumudur. Daha doğrusu bu konudaki kafa karışıklığı ve muğlaklıktır.
Klasik örgütlenme anlayışı daha çok hiyerarşik bir yapıdadır. Dikey örgütlenmeyi esas alır. Hiyerarşinin dayandığı temel kurumsal yapı devlettir. Ve devlet kesinlikle hem kendi içinde hem de dışa karşı sınıflandırılmış ve bölüştürülmüş bir çıkarlar koalisyonudur. Dolayısıyla varlığını bu çıkarlar bütününün korunması ve derinleştirilmesi temelinde sürdürür. Devleti bürokrasiden ibaret görmemek gerekir; tüccarı, burjuvası, aristokratı, spekülâtörü, tefecisi, ordusu, ekonomik tekeli, ataerkil yapısı vb. daha birçok unsuruyla ele almak, gerçeği yakalamada daha faydalı olacaktır. Üstelik tüm bu unsurlardan her biri bu bünyeden çıkıp yer değiştirebilir, ama kalıcı olan sadece kurumsal bir yapı olarak devlettir. Devleti farklı sıfatlarla tanımlamak da mümkündür. Ama özü aynıdır, değişmez. Bu öz, çıkar gruplarının toplum karşısında örgütlendiği baskı ve zor aygıtı olması gerçeğidir. Niteliğin değişmesi devleti demokrasiye duyarlı kılabilir. Fakat bu “duyarlılık” gönüllüce bir kabule dayanmaz. Çünkü devlet özünde demokrasi karşıtlığıdır. “Ne kadar az devlet o kadar çok demokrasi, ne kadar az demokrasi o kadar çok devlet” formülasyonu bu gerçeği ifade eder.
Devletin gerçekliğini bu kadar net belirlemek önemlidir. Çünkü geçmişte ve az da olsa günümüzde, toplumsal kurtuluşu devlet olmakta gören anlayışlar ezilenlerin mücadelesine damgasını vurmuşlardır. Fakat bu, daha çok devletin doğru tanımlanıp çözümlenememesiyle ilgili bir sorundur. Hatta çoğunlukla devletin aşılması gerektiği ve bir gün mutlaka aşılacağı “tarihin çöp sepetine” atılacağı ön tespitleri yapılmıştır. Buna rağmen devletin “geçici” olarak kullanılabileceği, hatta kullanılması gerektiği yönünde de tespitler vardır. Bu daha çok devleti bir güç olarak görüp, o gücü ele geçirerek kendi toplumsallığını kurmak için kullanma yanılgısına yol açtığı bir yanılsamadır. Bir anlamda devlete bir örgütlenme biçimi olarak yaklaşılmış, ezilenlerce idare edilirse sömürücü karakterini yitirebileceği sanılmıştır. Fakat tarih devletin bir biçimden ibaret olmadığını, kendi başına bir özne olabileceğini (hegemonik) ve bu niteliğinden dolayı onu ele geçirenlerin, aynı zamanda onun tarafından ele geçirildiğini göstermiştir. Çünkü devlet her zaman göründüğünden daha fazlası olmuştur. Bunun için devlet odaklı her türlü örgütlenme anlayışı toplumsal güçlerin sistem içileşmesine yol açmıştır hep. Devletin toplumsal kurtuluş için araç olamayacağı artık netleşmiş durumdadır.
Fakat bu, devlet özelliklerinin toplumsal örgütlenme biçimlerine yansımadığı, toplumsal hareketlerin kendilerini bu özelliklerden kurtardığı anlamına gelmez. Bu yönlü biçim arayışlarının karşıtı olarak bir de örgütlenmeden kaçış sorunu vardır ki, bu da “devlet, iktidar ve hiyerarşiden” kaçalım derken, toplumsal alanı devlet ve türevi örgütlere bırakarak onları daha uzun ömürlü kılamaya yaramaktadır. Bu konuda en çok kavramlar sorunsallaştırılır. Fakat kavramların tarihsel-toplumsal gerçekliğini çözümlemek yerine mevcut anlamlarıyla ve devlet-iktidara mal olmuş haliyle ele alıp var olan sorumluluktan kaçma, ama yeniyi de oluşturmama durumu hâkim anlayış durumundadır.
Hiyerarşi ancak bir iş ve rol koordinasyonuysa iktidara yol açmaz. Nitekim doğal toplumun hiyerarşik yapısının özü “yararlılığa” dayanıyordu. Hiyerarşinin olmamasını, ortadan kalkmasını düşünmek/istemek özgürlükçü bir düşüncedir. Fakat toplumsal örgütlenmeyi devlet-iktidar örgütlenmesi ile karıştırmamak gerekir. Toplumun kendisi bir örgütlenmedir zaten. Toplumun örgütlülüğünü ortadan kaldırmak, toplumsallığı ortadan kaldırmaktadır. Demek ki hiyerarşi iktidara bulaşmadan toplumsal alanda özgürlüğü zedelenmeden var olabiliyor. Kaldı ki dağıtılmış toplum gerçekliği bugün Avrupa’da vardır ve sonuçları ibret vericidir. Neo-liberal propagandayla pompalanan bireycilik, bireyin özgürleşmesi amacıyla değil, toplumun dağıtılması için yükseltilmektedir. Toplumsuz birey, toplumu ortadan kaldırmış birey, insan; duygu ve duyarlılığını yitirmiş, robotlaştırılmış ve köleleştirilmiş bireydir. Her düşünce ve davranışıyla sistemi besleyip büyüten bir pozisyondadır, toplumsallıktan uzaklaşmanın en çarpıcı sonuçları özellikle batılı ülkelerdeki intihar olayları, uyuşturucu, fuhuş, holiganizm vb. toplumsal kanser olarak adlandırılabilecek durumlar da görülebilir.
Bireyin toplumsallığı aynı zamanda onun örgütlülüğüdür. “Örgüt” kavramı, günümüzde toplumsal dinamiklerde adeta bir “öcü” olarak algılanmakta, sanki bir örgütlülüğe girdiği zaman ya devletli/iktidarlı olacağından korkmakta ya da özgürlüğünü kaybedecekmiş gibi hissetmektedir. Pratik olarak bu özgürlüğü getirseydi anlamlı olabilirdi, fakat öyle olmamaktadır. Bu sorun daha çok genelde örgütlü yapıların hiyerarşik devletçi karakterinden kaçmakla ilgili bir düşünüşken, yani haklı dayanakları varsa da, öbür taraftan toplumsal örgütlenmenin sağlanmasının önündeki en büyük sorundur.
Demokrasi örgütsüz gerçekleştirilemez, tarihteki tüm direniş güçleri kendi örgüt formlarını oluşturmuşlardır. Bu kimi zaman çekirdek kadrolardan oluşan merkezi bir yapı, çoğu zaman da toplumsal gerçekleşme biçiminde olmuştur. Hiçbir toplumsal hareket kendisini örgütlü kılmadan amaç doğrultusunda pratik geliştiremez. Sitsem bir ‘örgütsüz’leştirme örgütüdür. Kendi özgürlüğü olmayanlar başkalarının örgütlülüğü içindedirler. Çünkü hem sistem hem de toplum açısından örgütsüz gerçekleşme yoktur. Nitelik değişkendir, varlık asıldır. Demek ki ne özgür kalmak için ne de devlet ve iktidara bulaşmamak için örgütlenmeden kaçınmanın hiçbir tarihsel-toplumsal zemini yoktur. Üstelik kendini sistem karşıtı konumlandıran kesimlerin durumu açısından bu çok daha can alıcı bir ihtiyaçtır. Bu ihtiyacı böyle tespit edip ortaya koyduktan sonra, hemen akla gelebilecek “nasıl bir örgüt” sorusu da cevaplanmayı beklemektedir. Günümüz toplumsal hareketlerinin en çok cevap arayışı içinde olduğu soru budur. Çünkü tarihte devlet ve iktidar tüm örgütlenmelere sızmayı bilmiştir. Ya örgütler devlet olmuş, ya da örgütün üst yapıları iktidarlaştıklarında kendi amaçlarından uzaklaşarak var olan örgütlülüğün içi/özü boşaltılmıştır.
Örgüt-biçim arayışımızın cevabı toplumun kendini var etme tarzından gizlidir. Yani komunalitede. Komunalite her anlamda paylaşım ve işbölümü demektir. Birlikte tartışma, birlikte karar, birlikte pratikleşme kombinasyonudur. Bir örgüt ne kadar tabandan yönetiliyorsa, taban ne kadar söz ve karar hakkına sahipse, yani toplum iradesi ne kadar belirleyiciyse o kadar demokratiktir. Teorik olarak örgütlenme şemamız tabandan örgütlü yapılara dayanan, üste çıktıkça yetkiyi azaltan ve sorumluluğu arttıran, en üstte çıkıldığında ise sadece hizmet amaçlı rol kondisyonuna indirgeyen bir yapıdır. Örgütlü yapı, seçtiği temsilci üzerinde her an ve mekânda geri çekme, görevden uzaklaştırma, hesap sorma vb. konularda örgütü işletebilen karar tasarrufuna sahiptir. Örgüt siyasetini yapan da tabandır. Tartışma, düşünce geliştirme, politika belirleyip karar oluşturma tabanın gücüdür.
Benzer bir demokrasizasyon farklı örgütlenmeler arasındaki ilişkiler açısından da vazgeçilmezdir. Önemli olan ortak yararda birleşmektir. Demokratik toplum güçleri için bu ortak yarar sistem dışılıktır. Her hareketin ortak amacı, kapsamı farklılıklar taşıyabilir. Ama toplumsallık, eşitlik, özgürlük ve demokrasi ortak buluşma zeminlerini ifade eder. Toplumsal hareketlerin çıkarları kesinlikle birbirleriyle çatışmaz. Eğer böyle bir çatışma çıkıyorsa orada devlet ve iktidar zihniyeti vardır. Bunu aşan toplumsal hareketlerin temel ölçüsü, özgünlükleri temelinde farklılıkların eşitliği ve toplumsal ahlak temelinde adaletliliktir. Pratik olarak bu herkesin özgürlüğüdür. Yani kimsenin başkasının özgürlüğünü kısıtlamadan, ama kendi özgürlük duruşunu da ahlaki ölçülerle sınırlandıran karşılıklı bağımlılık, saygı ve demokrasizasyon durumdan bahsediyoruz. Hiçbir işçinin çıkarı bir feministin, hiçbir çevrecinin çıkarı bir çiftçinin çıkarını zedelemez – bu, herkesin herkesi yönettiği- (Hardt, Negri) bir sistemdir. Örnek bağlamında, yetersizlikleri olsa da halkların demokratik kongresine dikkat çekebiliriz.
Günümüzde çok çeşitli örgütlenme biçimleri vardır. Bunların çoğu ya sistem içinde, sistemin izin verdiği çerçevede hareket etmektedirler ya da iktidar aracı kılınmışlardır. Bu durumu aşmak için demokrasi ve özgürlük esasına dayanan ve bu her iki ilkeyi de kendi örgütsel yapısı içinde işleten yeni örgütsel model veya yapılara ihtiyaç vardır. Hiçbir araç kendi başına iktidar değildir, bir hareket iktidar aracı değilse, örgütlenmekten kaçarak değil, örgütünün iktidar aracına dönüşmesinin önüne geçerek pratik sonuç yaratılabilir. O halde yeni yapıları oluşturmak kadar, eskilerinde demokratik dönüşüme uğratmak kaçınılmazdır. Örgütlenmeden kaçmak kimsenin ruhunu temiz kılmaz, sanılmamalı ki örgütlenmenin dışında kalındığında iktidarın da dışında kalınabilir! Bu bir nevi bilerek ya da bilmeyerek toplumu zayıflatarak sistemin güçlenmesini sağlamaktır. Kaldı ki kapitalist modernitenin kendisini örgütlemediği hiçbir alan kalmamış gibidir. Eğer özgürlük o kadar yararlı olsaydı ve tersi olarak örgütlenmenin gücü bu denli sonuçlar yaratmasaydı, “kâr” esaslı kapitalizm, bu alanın yalnızca kendi hâkimiyetinde olmasını ister miydi? Yani toplumsal örgütlülüğü dağıtıyor ve yerine kendisini örgütlüyor.
Örgütlenme bağlamında küresellik ve yerellik ikileminin yaratmış olduğu bir tartışma da söz konusudur. Bu özü itibarıyla yapay bir tartışmadır. Biçimin niteliğiyle ilgili değil, karşılaştırılmasından doğan bir tartışmadır. Sistemin dayattığı küreselleşme de yeni değildir, insanlık ve toplumsallık da tarihin tüm dönemlerinde küreseldir. Yerellik ve küresellik birbiriyle bağımlılık içindedir. Karşıtlığı körükleyen kapitalist modernitenin ulus-devletçi, cinsiyetçi ve sınıfçı karakteridir. Nasıl ki toplum bu dayatmalarla kendi içinde parçalara ayrıştırılarak zayıf kılınmışsa, aynı uygulama küresel düzeyde de ezenler tarafından tüm ezilenlere dayatılmaktadır. Toplumsal güçlerin böyle bir tartışması olmamalı, yerel örgütlenmeler kendisini küresel örgütlenmelerde ifade edebilmeli, küresel örgütlenmeler de yerelleri bu özgünlüklerine duyarlı yaklaşabilmelidir.
Birleşim ve iletişim çağında yaşıyoruz, örgütlenme araçlarının en başında gelen iletişim araçları tarihte hiç olmadığı kadar ezilenlerin kullanımına açılmış durumdadır. Hatta bu gerçeklikten hareketle bazı toplumsal hareket sözcülerinin örgütlenmeye gerek olmadığı, istenildiği zaman iletişim araçları kullanılarak herhangi bir sorun karşısında toplumsal duyarlılık ve tavrın oluşturulabileceği iddiasındadırlar. Gerçekten de etkili kullanıldığında iletişim araçlarının yarattığı sonuçları Seatle, Porto Allegre, Arap Baharı hareketi vb. meydana gelen toplumsal hareketlerde görmek mümkündür. Fakat mevcut imkânların örgütlenmeyi gereksiz kıldığı yönündeki çıkarsama, hem toplumsal hareketlerin dağıtılmasını içermekte hem de sistem gerçekliği çözümlemiş olmaktan uzak bir değerlendirmedir. Nitekim adı geçen hareketlerin zayıf karnı örgütsüz olmalarıdır. Dolayısıyla var olan imkânları kullanarak daha güçlü örgütlenmelere gitmek yerine, örgütsüzlüğü bu şekilde gündeme taşımak örgütlenmenin ideolojik ve toplumsal boyutlarını görmemeyle ilgilidir. Teknoloji örgütlenmenin bir aracıdır, kendisi değil. Bunun için iletişim araçlarını komple bir örgütleme biçimi olarak değerlendirmek yanlıştır. Kaldı ki o bile örgütlenme gerektirir.
Aydın SAKA















