Her davranışın arkasında bir ideoloji vardır. Çünkü her ideoloji kendi davranış biçimini oluşturur. İdeoloji oluşturmanın temel amacı toplumu tasarlamaktır. Hiçbir ideoloji sadece bir düşünceye endekslenmez. “Düşüncelerin sistemlileştirilmesi” derken birçok düşünce vurgulanmaktadır. Düşüncelerin tasarlanması toplumu şekillendirme çabasının sonucudur. Bu, her ideolojinin toplumcu olduğu anlamına gelmez.
Toplumcu ideolojiler “toplum mühendisliğinden” ziyade toplumsallığı esas alırlar. Yani toplumun özünün, özgürlüğünün korunmasını ve geliştirilmesini tasarlarlar. Toplum dışı, karşıtı ideolojiler ise toplumun dağıtılması ve sömürünün derinleştirilmesini sağlamak için zihni tasarımlar geliştirirler. Demek ki ideolojiyi tasarlayan zihniyet, ideolojinin karakteri konusunda belirleyici olmaktadır. Her zihniyet kendi ideolojik tasarımını oluşturmaktadır.
Zihinsiz “insan” gerçekleşmesi olamayacağına göre, hangi yönde olursa olsun (olumlu ya da olumsuz) hiçbir toplumsal gerçekleşmeyi ideolojiden kopuk ele alamayız. “Yediğiniz ekmek, içtiğiniz su bile ideolojidir” (Rêber APO)
Toplumun-yaşamın ideoloji ile bağı bu kadar açıkken, ideolojiden kaçış, toplumsal hareketlerin kendisini “ideolojisizleştirme” nedeni nedir? Çokça görülmektedir. Bazen çeşitli toplumsal hareket sözcülerinin “bizim yaklaşımımız ideolojik değil, biz insani yönden yaklaşıyoruz” türünden söylemleri olmaktadır. “İnsani” yaklaşım ne kadar ideolojinin dışındadır? İnsanı esas alma hangi düşünceden doğmaktadır? Bir düşünce hangi zihni, ahlaki, felsefi yaklaşıma dayanmaktadır? Bu, acaba sadece duygusal bir tepki midir? O zaman duygularımız ile düşüncelerimiz arasında bir kopukluk mu vardır? Ve en önemlisi de gerçekten ideolojisizlik mümkün müdür? Açık ki bu yönlü büyük bir kafa karışıklığı vardır.
Bu kaçışın ilk nedenlerinden birisi politik baskılardır. Çünkü sistem güçleri ideolojik olmayı, bilinçli olmayı kendisi açısından risk olarak görmektedir. Bu yönlü gelişi önlemek için düşünsel politik ve her tür zor aygıtını kullanmaktadır. Sistem, yapılan bir işi, bir eylemi sadece pratikleşmeyle ve o an, o mekânla sınırlamak ister. Yani eylemi düşünceden, tüm zamandan ve mekândan, tarihten ve toplumdan koparmayı amaçlar. Dolayısıyla yapılacak olan eylemi “kendi sınırları içinde” olduğu ölçüde kabul etmektedir. Eylem, düşünceye-duyguya dayanıyorsa ve zaman-mekân bütünlüklerine hitap ediyorsa ve bu düşünceden doğan pratikleşme sistemi sorguluyorsa, sistemin zor aygıtları devreye girmekte. Politik baskı, susturma, bastırma, karalama, marjinalize etme, terörize etme vb. yaklaşımları sergilemektedir. Bu baskı çemberinden dolayı, günümüzde toplumsal hareketler genelde sistemin izin verdiği sınırlar içinde kalmayı (üstelik bunu teorize ederek) tercih etmekte, kendisini ideolojisiz kılmaya yönelmektedir.
İkinci bir sorun da ideolojinin ne olduğuna dair kafalardaki belirsizliktir. İnsanı ideolojisiz olarak tanımlamak bir makine ya da hayvan imgelerine dönüştürmek olur ki, zaten sistem bunu yapmaya çalışmaktadır. Oysa biliyoruz ki tüm toplumlar açısından ideoloji “toplumun zihinsel düzeyi ve tasarımlarını” ifade eder. “Hem toplumsal geçmişin hafızası hem de gelecek ütopyasının tasarımı olarak ideolojik kimlikler toplum beyni olarak rol oynamaktadır. Kaba bir benzetmeyle el ve ayaklar nasıl ki ekonomi ile bağlantılıysa, beynin esas işlevi de zihni tasarımdır… Değişik bir biçimde de olsa toplumsallık bir varlık olarak şekillenince beyin sorunu ortaya çıkar. Bunun adına ideolojik kimlik kazanmak demek doğru bir tanımlamadır.” (Rêber APO)
İdeoloji tanımımızı, rolünü, işlevini böyle belirlediğimizde, toplumsal olarak kendi bilincine varmanın, varlık olmanın ideolojiyi oluşturduğunu ifade edebiliriz. Ve toplumsal varlık sona ermeden ideolojisizlikten bahsedilemez. Toplumsal “beyin, hafıza” vurgusu tarihselliğini ortaya koymaktadır. O halde toplumun doğuşundan günümüze kadar ideolojisi olmuştur ve bundan sonra da olmaması için hiçbir neden ve koşul oluşmuş değildir. Bu bir yanılsamadır. Daha doğrusu sistemin geliştirdiği bir saldırıdır. Toplumu dağıtmak için ideolojisiz kılması, sürü halinde tutması gerektiğini bilmektedir. İdeolojisizlik toplumsallığın bitirilmesi anlamına gelir. “ideolojilerin sonu” ifadesi tam da toplumsallığı dağıtma ile bağıntılıdır.
Toplumsal hareketlerin ideolojiden kaçışlarının bir diğer nedeni de II. Dünya Savaşı sonrasında oluşan “dünya sistemi” yapısının insanlarda umutsuzluk, kırılmışlık, mücadelesizlik ve kötümserlik yaratmış olmasıyla ilgilidir. I. Dünya Savaşı öncesinde sosyalist hareketlerde biriken, sembolleşen insanlık vicdanı sosyalistlerin, anarşistlerin savaş karşıtlığı yapmak yerine kendi ulus devletlerine taraf olup savaştan yana tavır almaları; savaş kredilerine olur vermeleri ve savaş bütçelerini onaylamaları sosyalist ideoloji açısından büyük bir darbe olmuştur. Bu ideolojiyi vicdani bir seçim olarak tercih edenler de büyük bir kırılmaya yol açmıştır. Yenilen devletlerin sosyalistleri, işçi partileri çoğunlukla hükümetlere yerleşmiş ve çeşitli reformlar karşılığında sistemiçileştirilmişlerdir. Parlementerist sosyalizm özellikle Bolşevizm’e dayanan radikal sosyalistler, komünistler ve anarşistler üzerinde büyük bir terör estirdi. Yine sosyalist söylemlerle iktidardan nemalandırılan bu sistemiçileşmiş güçler, işçi eylemleri ve grevlerine karşı büyük bir şiddet uygulayarak bastırılmasında rol oynamış; halkın, işçilerin yapılan reformlarla yetinmeleri istenmiş ve bu durum 1929’daki büyük krizde başarısızlığa uğramalarına kadar devam etmiştir. Nitekim faşizmin gelişiminde bu ortam ve başarısızlığın, sistemiçileşmenin büyük bir payı olmuştur. Faşizmin gelişimi hem sosyalist tabanda hem de sosyalist entelektüellerde kırılmalara yol açtı. Savaşın öncesinde “Faşizme Karşı Halk Cephesi” örgütlemeye çalışıldıysa da ne faşizmin yükselişi durdurulabildi ne de II. Dünya Savaşı’nın çıkışı engellenebildi.
Tüm bu gelişmeler o döneme kadar insanlık için en gelişmiş ve umut verici olan sosyalizm şahsında yaşanınca ve alternatif ideolojiler geliştirilemeyince hem bir kırılma olmuş hem de kitlelerin sistemiçileşmesi hız kazanmıştır. İdeolojinin sorgulanması bu gelişmelere denk gelir. Ve Almanya faşist pratiğinden sonra ideolojinin sorgulanması trendi yükselişe geçer. İnsanlar bir yandan kendi vicdanlarını sorgular, diğer yandan ezilenler, sömürülenler adına gelişen ideolojileri ve pratiklerini sorgular. Sorgulamaların olumlulukları olmakla birlikte kırılma ve inançsızlık daha baskın bir duygu olarak yer bulur.
“Tek ülkede sosyalizm” anlayışı, hem sosyalistleri hem de ülke komünist partilerini sosyalist gerçekleşmeden alıkoymuştur. İçerde anti-demokratizm, dışarıda “Moskova çıkarları” güdümlü politikayla içerdeki sosyalizmin inandırıcılığını yitirilmesine, dışarıdaki sosyalistlerin çoğunun adeta merkeze kurban edilmesine yol açmıştır. Üstelik 1939’da Stalin ve Hitler arasında saldırmazlık anlaşması imzalandı. Savaştan sonra benzer bir anlaşma -daha emperyal amaçlarla Yalta’da İngiltere ile imzalandı. Yatla konferansı, her ne kadar Komüntern’e bağlı komünist partiler tarafından sorunlaştırılmasa da Sovyet gerçekleşmesine karşı güvensizlikle tepkisizliklere neden oldu. Moskova merkezlilik soğuk savaş döneminde de oldukça katı bir politika olarak alındı.
1968’lere gelindiğinde Avrupa merkezli öğrenci hareketlerinin öncülük ettiği yeni dalga devrimcilik ve radikalizm, bir bütün olarak “dünya sistemi” statükosunun kabul edilmezliğini yansıtıyordu. Çünkü sistem, sağı ve solu ile bir bütün olmuştu. Bu dalga, faşizme liberalizme, sosyal demokrasiye, sosyalist parlamentarizme, ulus-devlete, Sovyet totalitarizmine, savaşa, cinsiyetçiliğe vb. sistemi ayakta tutan tüm ideolojilere karşıydı. ‘68 hareketi çok büyük bir tepki hareketiydi. Dönemin hegemonik yapıdaki kapitalist modernite ve reel sosyalizmin çeşitli versiyonlardaki yapılarına karşı toplumsal bir tepkiydi. Özellikle reel sosyalist uygulamanın pratikte sosyalizmi getirmemesi kadın, işçi, köylü, öğrenci ve çevre sorunlarına duyarlı kimselerin hassasiyetlerini göz ardı etmesi, totaliter bir pratikleşme ile demokrasizasyonu sağlayamaması, o döneme kadar bir umut hareketi olan sosyalizm ideolojisini iyice gözden düşürmüştür.
Bağımsız karakterdeki benzer çevreler kendilerini hem reel sosyalizmin hem de kapitalist modernitenin dışında konumlandırmak istemişlerdir. Fakat bir çözüm gücü olarak değil de bir tepki hareketi olarak gelişmeleri yeterli bir tarihsel birikime sahip olmamaları, her iki bloktan gelen aşırı politik baskılar ve en önemlisi de sistem dışında hareket etmeyi göze alamamaları onları bir bütün olarak pratikleşmekten alıkoymuştur. Yani hâkim ideolojilerden kurtulmayı hedeflerken kendi ideoloji yapılarını oluşturamadıkları için, hem sistemi aşamamışlardır hem de kendilerini etkisiz kılmışlardır. Bu duruşların tepkisel bir tavır olarak kalmaları, toplumsal hareketlerin parçalılığına yol açmıştır. Her biri kendi dinamiği bağlamında kendisini yerelleştirmiştir. Sisteme olan tepki doğru kanalize olmadığı için hem sistem içinde kalınmış, hem de kendi başının çaresine baksın edasıyla toplumsal tepki parçalara ayrılarak zayıflamıştır. Örneğin; feministler ayrı, çevreciler ayrı, ulusal kurtuluş mücadeleleri (UKM) ayrı teorik düzlemlere geçmişlerdir. Bunların her biri de kendi içinde onlarca ayrışmaya uğramıştır. Tüm bu süreç, ideolojik savrulmalara yol açmıştır.
Günümüzde ideolojisizlik veya ideolojiden kaçışın bir diğer önemli nedeni de post-modernitenin kendisine geniş bir yayılma alanı açmış olmasıdır. 1970’lerde başlayan yeni entelektüel çıkış, post-yapısalcı, yapı sökümcü vb. eleştirel düşünme akımları var olan bir dünya sistemini statükosunun ideolojik yapılarını sorgulamaya tartışmaya başlamışlardır. Genelde bu tartışmalara şüpheyle bakılıp liberalizme içermektedirler. Böyle yönlerinin olduğu da açıktır. Ancak bu tartışmaların tümden olumsuzlanması gerektiği de söylenemez. Çünkü bu tartışmalar önemli ölçüde devlet, sistem, iktidar, hiyerarşi, cinsiyetçilik, doğa düşmanlığı vb. çözümlemelere dayanıyorlar ve eski ideolojik yapıları ya kısmen ya da tümden reddediyorlar. Belki örgütsüzlük, çözümsüzlük ve belirsizlik, mücadelesizlik yaratmaları dolayısıyla eleştirilebilirler, ama sistemin sorgulanmasında çok önemli bir tartışma dönemi başlattıkları açıktır. Eleştirilen noktada, aynı zamanda ideolojisizlik ön kabulüne dayanmaktadır. “Büyük anlatılara karşı tavır alma olarak bunu ifade etmektedirler. Müthiş bir sistem çözümlemesi vardır, ancak tarihsellik ve toplumsallık konularındaki çözümsüzlük, belirsizlik, kendilerini hiçbir ahlaki-politik sorumlulukla bağlamamaları bu yaklaşımları sorgulanır hale getirmiştir. Dolayısıyla bu tutumları, sanki ne yapılırsa yapılısın sistemin dışına çıkılmayacağı havasını oluşturmuştur. Bu yönüyle ideolojisizlik yapma konusunda neo-liberalizmle buluşan bir pratik söz konusudur. Zaten çoğu eleştirmen post-moderne liberalizmin bir biçimi kapitalist modernitenin yeni ideolojik formasyonu olarak yargılanmaktadırlar. Düşünce gücüne katkılarıyla yok açtıkları pratik sonuç arasında tezatlık vardır.
İdeolojisiz kılmada veya toplumsal yaşamın ideolojiden yoksunlaştırılmasında liberalizm ve onun yeni türevi olan neo-liberalizmin de yoğum etkileri olmuştur. “İdeolojinin sonu” sloganının kullanımı reel sosyalist ideolojinin çöküşünü “müjdelemek” için liberalizmin sarıldığı bir slogandı. Sloganın altında yatan mantık; ezilenler adına en ileri ideoloji sosyalizmdi. Sosyalizm de yıkıldı zafer kapitalizmin oldu. Artık başka ideolojilere gerek yok, çünkü kapitalizmin doğruluğu ispatlandı, ideolojiler dönemi bitti; bir ideoloji var, o da kapitalizmdir. Daha doğrusu ideolojisizliktir! Hatta bunu yaparken sanki kapitalizm bir ideoloji değilmiş de, doğal bir gerçekleşme, tarihin zorunlu bir evresiymiş gibi gösterilmektedir. Şimdiye kadarki çatışmaların sebebinin ideolojiler olduğunu, ideolojiler olmayınca da bu çatışmaların asgariye ineceğini, ideolojinin ilerlemeyi/gelişmeyi engellediğini ve bunun en somut örneğinin reel sosyalizm olduğunu söylediler. Aslında toplumda yaratmak istedikleri yanılsamanın pek başarısız olduğu söylenemez.
İdeolojinin sonunu ilk ilan edenler Daniel Bell ve Saymur M. Lipset olmuştu. Bu “ideologlar” ekonomik refahın geliştiğini, reformların fazlalaştığını, adil paylaşımın geliştiğini; var olan politik sistemin sorunları önleyebilme ve çözme kapasitesinin olduğunu, işçi sınıfının demokratik katılımının geliştiğini ve tüm bunlardan dolayı ideolojiye gerek olmadığını, mevcut politik sistemin yeterli olduğunu dile getirmişlerdir. Bunların hiçbirisinin doğru olmadığı somut olarak açığa çıkmış bulunmaktadır. Tuhaf olan ise bu ideologlar tüm bu belirlemeleri yaparken bir ideolojiye, yani kapitalist moderniteye dayanıyorlardı. Yani bir ideolojik pencereden seslenerek “ideolojinin sonu”nu ilan ediyorlardı! Nitekim Fukuyama daha açık davranarak, kendisini gizleme gereğini duymaz ve liberalizmin küresel politik savaşı kazandığını ilan eder. Çünkü reel sosyalizm çökmüştü. “Tarihin sonunu” ilan eden Fukuyama, belli ki bundan sonra kapitalizm karşısında hiçbir ideolojinin duramayacağını, “son”un sadece ezilenlerin mücadelesi ve zafer umudu açısında geçerli olduğunu iddia etmekteydi. Ve farkında olmadan toplumun tarihsel gelişmedeki rolünü itiraf ediyordu. Reel sosyalizmin çöküşünü, bir bütün olarak toplumsallığın çöküşü olarak görüyordu. Geriye kalan ise kapitalist moderniteydi! Bugün eğer hâlâ “ideolojiler dönemi bitti” gibi iddialar tartışma konusu oluyorsa bunun sebebi kapitalist modernite ideologlarının yarattığı bir yanılsamadan dolayıdır. “Kapitalist modernitenin asıl gücü ne parasından, ne silahından kaynaklanmaktadır. Sonucu ve en güçlü olan sosyalist ütopya da dâhil tüm ütopyaları, her renge bürünen, en değme sihirbazlara taş çıkartan kendi liberalizminde boğması asıl gücünü oluşturmaktadır. Tüm insanlık ütopyalarını kendi liberalizmin de boğması çözümlenmedikçe kapitalizmle mücadele şurada kalsın, en benim diyen düşünce ekolü bile en iyisinden bir hizmetkârı olmaktan kendini kurtaramaz.” (Rêber APO)
Tüm bunlardan sonra, ideolojiden kaçışın, kendini ideolojisiz kılmanın büyük bir yanılgı olduğunu söylemek mümkündür. İster böyle bir yakıştırma yapılsın, ister toplumsal hareketler kendilerini böyle tanımlasın, kapitalist modernite kendi ideolojik duruşunu dayatırken, ideolojisizliğin ilanı en basitinden bilgisizliktir. Sistemin değirmenine su taşımaktadır. Yaşam komple ideoloji ile sarmalanmışken kendini bunun dışında görmek olsa olsa simülasyon olabilir. Eagleton; “İdeoloji posta kutularımızın bile rengini belirler” derken ideolojinin yaşam üzerindeki hâkimiyetini açıkça ifade eder. O halde kendisine toplumsal mücadelede misyon biçenlerin, ideolojisizliği bir sistemiçileşme olarak değerlendirmeleri gerçeklik gereğidir. Bizim ideolojimiz demokratik sosyalizmdir. Demokratik, ekolojik ve cinsiyet özgürlükçü paradigmaya dayanmaktadır. Doğru olanın bu olduğunu düşünüyoruz. Yaptığımız tarihsel-toplumsal çözümlemeler ışığında bu sonuca ulaşıyor ve bunun araçlarını oluşturarak kendimizi öğütlüyoruz. Kimseye “şu ideoloji doğrudur, şu ideolojiye gir, buna girme” diyemeyiz. Ama herkesten tolumun varlık tarzına saygılı olmasını talep edebiliriz. Bu, aynı zamanda toplumsal hareketlerin buluşma noktasıdır. Ahlak, demokrasi, eşitlik özgürlük, cinsiyet özgürlüğü, ekoloji ve anti-kapitalizm asgari-ilkesel düzlemlerdir. Toplumsal hareketlerin bu asgari-ilkesel düzlemde kabul ve ret ölçülerini oluşturarak kendilerini yeniden konumlandırmaları can alıcı bir aciliyettir. Uygulamada, öncelikte, örgütlenmede, pratik politikada farklılıklar ve özgünlükler olabilir. Ama ideolojik parametrelerde buluşmak ve toplumsal hareketlerin ideolojiyle barışması, ideolojisizlik dayatmasını reddetmesi tarihsel ve ahlaki bir zorunluluktur. Kabullerimizin tespiti kadar, retlerimizi de belirlemek ideolojik olmanın bir gereğidir. “Kapitalizmin niyet duaları” olan milliyetçilik, dincilik, cinsiyetçilik, sınıfçılık, ekolojik talan, ulus-devletçilik, liberalizm, devletçilik, iktidarcılık, endüstriyalizm vb. tüm ideolojik dayatmaları reddetmeliyiz. Bu kabul-ret netleşmesi ideolojiyle buluşmanın ilk adımıdır. Zihinsiz “insan” gerçekleşmesi olamayacağına göre, hangi yönde olursa olsun (olumlu ya da olumsuz) hiçbir toplumsal gerçekleşmeyi ideolojiden kopuk ele alamayız. “Yediğiniz ekmek, içtiğiniz su bile ideolojidir”
Aydın SAKA















