KU TR

“Toplum” ve “toplum dışılık” tanımları, toplumsal hareketlerin hareket noktalarının tespiti açısından büyük önem taşımaktadır. Bu, toplumsal hareketin kendisini tanımlaması ve konumlandırılması sonucunu doğurur. Diğer bir deyişle ret ve kabul ölçülerini oluşturarak mücadele çizgisini, siyasetini, yöntemini ve örgütünü belirler. Ne kadar sistem içi veya sistem karşıtı olduğu bu ölçüler üzerinden ve mücadeleyi yürütecek hareketin kendisine biçtiği misyonlar belirlenir.

Fakat bu yazıda bu noktaya fazla girmeden, ama işlenen konuya içerimleyerek, günümüzde toplumsal mücadele dinamikleri olarak ifade ettiğimiz alanlarda toplumsal mücadele üstlenmiş, kendisine misyon biçen; ezilenler ve sömürülenler adına hareket edenler nazarında çeşitli yaklaşım sorunları ve mücadele çıkmazları belirmektedir. Toplamsal mücadele dinamiklerinin aktif unsurları olan toplumsal hareketlerin yaşadığı bu sorunların bazıları zihniyetle ilgiliyken, bazıları da vicdanla, yani mücadele-direniş konusundaki tercih ile ilgilidir. Zihniyet sorunları sistemin tam çözümlenememesi ve eskinin zihniyet kalıplarından dogmalarından kaynağını almaktadır. Vicdan sorunları ise daha çok pratikleşme konusunda yaşanan direnişi sergileyip sergilememe konusundaki karar zayıflığı, yani oportünizmdir. Her iki noktada da yaşanan sorunlar kendini teorize ederek günümüzün toplumsal hareketlerine damgasını vurmuş ve olağanüstü bir dağılmışlık, güçsüzlük, mücadelesizlik açığa çıkarmış durumundadırlar. Mevcut yargılı yaklaşımlar aşılmadığı sürece sistem karşısında alternatif bir güç oluşturamayacağı anlaşılmış durumundadır. Şimdi bu yanılgılara bakalım:

Kendini tanımlayıp konumlandırma ve “tarihsizlik” sorunu

Kendini tanımlama var olmanın “amaç ve biçimini” belirlemedir. Yani aslında kendini anlamlandırmadır. Kendini anlamlandırma “bilme” ile gerçekleşir. “Bilme alanında meşruiyet sağlamamış hiçbir üretim, birikim, iktidar yargılanması varlığını sürdürmez.” (Rêber APO) Bu gerçeklik iktidar dışı toplumsal hareketler için de geçerlidir. Bu durum aynı zamanda sistemi tanımayı da gerektirir. “Sistemi tanımadan, istediğimiz kadar eşitlik-özgürlük hayalimiz olsun, hâkim toplumsal sistemin değirmenine su taşımaktan kurtulamayız.” (Rêber APO)

Günümüzdeki toplumsal hareketlere baktığımızda kendini tanımlama konusunda büyük açmazlar yaşamaktadırlar. “Toplumsal hareket” söyleminin kendisi bile nitelik, kimlik bildirir. Topluma işaret eder. O zaman sorgulanması gereken ne kadar toplumsal olduğudur. Ne kadar toplumsal ise o kadar sistem dışı, ne kadar sistem içindeyse o kadar toplum dışıdır. Bu çok keskin bir ayrışma gibi görülebilir, ama dikkat edilirse niteliğin ortaya çıkardığı bir belirlemedir. Günümüzde birçok hareket, özellikle sivil toplum örgütü olarak tanımlananlar kendilerini hem klasik devletin dışında hem de geleneksel toplumun dışında konumlandırmaya çalışırlar. Devletin klasik, toplumun geleneksel yapısı dışında yer alma çabası söz konusudur. Ama her ikisinde tümden bir reddiye yoktur. Geleneksel toplum karşıtlığı bir anlam ifade etmektedir. Toplumun, bireyin gelişimi karşısındaki statükocu-muhafazakâr yapısı, demokrasiyi çok fazla kabul etmeyen gelenekselliği, bireyin özgürlüğünü yeterince tanımayan toplum yapısı kastedilmektedir. Toplumun özü olan komünalite, ahlaki ve politik karakterine bir karşıtlıktan bahsedemeyiz. Ancak klasik devlet karşıtlığı muğlak bir duruştur. Belki devletin demokrasiye duyarlı kılınıp daraltılması bakımından bir anlam taşıyabilir. Elbette devletin değiştirilmesi ve daraltılması önemlidir. Zaten hegemonik sistem de önüne bu hedefi koymuş durumdadır! Bu anlamda klasik devlet karşıtlığı güçlü bir anlam taşımamaktadır. Çünkü özü itibarıyla devlet varlığını korumaktadır. Dolayısıyla toplumsal olduğunu iddia eden bir hareket, devletin sadece “klasikliğine” değil, ideolojik ve felsefi olarak devlet ve benzeri/türevi araçlarının tümüne karşıtlık sergileyebilirse devlet dışı bir gerçekleşme olarak anlam kazanır. Oysa mevcut toplumsal hareketlere baktığımızda bu “sivil toplumcu” karakterin çok hâkim olduğunu görürüz. Revizyonist komünizmin, sosyalist parlamentarizmin, sosyal demokrasinin ve liberalizmin çok yoğun olarak iç içe geçip birbirlerini beslediklerini ifade edebiliriz. Kapitalist modernite de bu yönlü çok büyük yönlendirmeler yapmakta, toplumsal hareketleri yapabildiğince sistem içinde tutma, bunu başaramaz ise ezerek yok etme politikası gütmektedir.

Kendini tanımlamanın sorunlu olması eyleme de yansımaktadır. Örneğin feminist ya da çevreci bir hareket çoğunlukla kendi olanıyla sınırlı kalmaktadır. Bir çevreci için feminizm, bir sosyalist için ekoloji, bir köylü için savaş karşıtlığı, bir işçi için işsizlik çok fazla anlam taşımayabiliyor. Sorun sadece birbirinin farkında olup ortak eylem yapmak değildir. Bu da önemlidir. Ama daha da önemlisi ortak bilinç yaratma çabası zayıftır. Yani tarihsel ve toplumsal teori yapılamamaktadır. Teori olmadan ne ortak bilinç oluşturulabilir, ne birbirinin farkına varılabilir, ne de ortak eylem konulabilir. Belki bu yönlü arayışlar vardır. Ama tarihsel bilgi birikimi ve toplumsal-sistemsel çözümleme, teori geliştirme zayıftır. Çatışan, polemikçi, sığ, umutsuzluk üreten, çözüm yaratmayan günübirlik bir tartışma düzeyi söz konusudur. Teori geliştirmek sadece teknik bir bilgilenme değildir. Teori geliştirmede ciddi bir yüzeysellik ve fırsatçılık olduğu açığa çıkmaktadır. Teorisiz olmak, kendini tanımsız bırakmak ya da başka tanımlar içerisinde yer almaktır. Günümüzde toplumsal hareketlerin içinde bulundukları durum, daha çok başkalarının teorik tanımları içerisinde yer almak veya yarım, eksik, yanlış teorilerle hareket etme konumundadırlar. Tüm bunlar tanımlama-teori konusunu ciddi bir sorun haline getirmektedir. Sistem tanımlamamızdan biliyoruz ki, toplumsal sorunun kaynağı uygarlıktır. Nedir bu sorunlar? “Kapitalist sistemin kanser türleri, aşırı rekabet, kâr, azami kâr, işsizleştirme, açlık, yoksulluk; ırkçılık, milliyetçilik, faşizm, totalitarizm, demagoji sanatı; ekolojik yıkım, aşırı finans, devletten daha zengin şahıslar; atom bombası, kimyasal silahlar, aşırı bireycilik, savaşlar; cinsiyetçilik, demokrasisizlik, devlet, iktidar, hiyerarşi…” Bu liste daha da uzatılabilir. Bunları birbirinden bağımsız düşünmek mümkün değildir. Çünkü tüm sorunlar aynı sistemden kaynaklanmaktadır. Bunun için toplumsal hareketler kendilerini tanımlarken, bunlardan birisine değil tümüne karşıtlı; bunlardan birisiyle değil tümüyle mücadele içinde olabilirse güçlü bir mücadele duruşu ortaya çıkarabilirler. Burada her hareketin aynı oranda her konuya karşı mücadelede eşit katılımından bahsetmiyoruz. Elbette her hareket çıkış noktasına karşı daha duyarlı ve özgünlük taşıyan bir yapıda olacaktır. Fakat özgünlük diğer sorunlara karşı duyarsızlığa dönüşmemelidir. Bu da bilinçle teoriyle olur. Ortak hafızadan kasıt budur. Öncesi çevreci bir hareketin cinsiyetçiliğe karşı kayıtsız kalmaması gerektiğini ifade ediyoruz. Böyle olursa işsizleştirmeye karşı çevreciler, atom bombasına karşı köylüler de karşıtlık içerisinde olurlar.

Tanımsız kalma veya kendini uygarlık dışı tanımlayamama tarihsel birikimden yoksulluktan kaynağını almaktadır. “Tarihsizlik” günümüz toplumsal hareketlerinin en temel sorunlarındandır. Uygarlık sisteminin tarihsizlik dayatması çoğunlukla kanıksanmıştır. Tarihsizlik iki şekilde gelişmektedir: Birincisi, kaynakların sistem denetiminde olmasından dolayı –ki, çoğu yok edilmiştir- tarihsel bilgi birikiminden yoksun kılınması; ikincisi de inkârcılık tarzında gelişmektedir. İkinci husus, ilkin uygarlık tarafından gerçekleştirilmektedir. Uygarlık yapıların her şeyi kendinde başlatan benmerkezci yaklaşımından doğmaktadır. İnkârcılığın veya görmezden gelmenin diğer bir niteliği kendi kendine dönük olmasıdır. Bu bir anlamda içsel tepkiselliktir. Tepkisellik, günümüz toplumsal hareketlerinin önemli özelliklerinden birisidir. Bu, sistemin kendisini süreksiz kılmayı başarması ve birçok alanda yüksek düzeyde meşrulaştırabilme gücüne karşı ve ezilenler, sömürülenler adına hareket edenlerin ya çözüm gücü olamamaları ya da sistem içine geçişlerine karşı gelişen bir tepkiselliktir.

Toplumsal hareketlerin, var olan tarihsel birikimi teorileştirerek tarihsizlik sorununu aşma zorunlulukları her gün biraz daha yakıcı bir ihtiyaç olarak gündeme gelmektedir. Bu birikim, demokratik doğal toplumun mücadele-direniş tarihidir. Nasıl ki uygarlık tarihi beş bin yıllık bir tarihsel birikime sahipse demokratik komünal toplum ondan çok daha uzun ve derin bir tarihselliğe sahiptir. “Kendini bilme tüm bilmelerin temelidir” derken bir boyutuyla tarihselliğin önemine vurgu yapmaktadır. Kendini bilme, tarihini, tarihte ne olduğunu bilmedir. Tarihte toplumsallık neydi? “İnsan türünün toplum olarak gelişimi, uzun süre hâkimiyet ilişkilerine değil, dayanışma ilkesine dayanır. Sağlıklı bir toplum doğal çevreye ve kadın gücüne dayanır. Sömürüsüz, baskısız ve güçlü bir dayanışma örneği. İnsanlık bir anlamda bu tarihsel değerlerin bileşkesidir. Günümüzde eşitlik ve özgürlük kavramları halen en temel kavramlar olma değerinde olmalarını klan yaşam gerçekliğine borçludur. Eşitlik ve özgürlük bilinç halinde kavramlaşmadan, doğal haliyle klanın yaşam tarzında gizlidir.” (Rêber APO) Günümüzün eşitlik ve özgürlük kavramlarının tarihten ve toplumsallıktan kopuk ele alınması, toplumsal tarihselliğin doğru ele alınmamasıyla ilgilidir. Sanki tüm insanlık tarih boyunca derin bir uyku içersindeymiş de, son iki yüz yıldır uyanmaya başlamıştır! Bu, toplumun tarihin öznesi olmaktan çıkarılması çabasının yol açtığı bir bilinçtir. Tarih yoksa özne de olunmaz, çözüm de geliştirilemez. Oysa tarih, çözümün içinde barındırdığı birikimdir. “Halklar çözümlerini tarihten nasıl gelmişlerse öyle geliştirirler. Tarihsellik, gelenek, kültür her ne denilirse denilsin her halk grubunun bir tarihi vardır.” (Rêber APO)

Bugün “doğal toplum” olarak andığımız toplumsallık, hemen hemen birçok toplum kuram teorisinde, aşılmış ve geride kalmış bir “ilkellik” olarak anılır. Hâlbuki doğal toplum temel insanlık değerlerinin oluştuğu kök hücredir. Bu insanlık değerleri halen varlığını sürdürüyorsa, bu toplumsallığın bir tarihselliğinin olduğunu ve kedisini günümüze kadar taşıdığını gösterir. İlkel, yaban, vahşi vb. yakıştırmalar, uygarlık sisteminin ideolojik çarpıtma argümanlarıdır. Uygarlık, sadece doğal toplumu ve mücadelesini karalamakla kalmaz, onun tüm değerlerini de kendine mal eder.

Doğal toplum tüm baskı, yok sayma ve katliamlara rağmen varlığını sürdürmüştür. Doğal toplumun yok olup gittiğini düşünmek, egemenlerin tarihsizleştirme yoluyla yapmak istedikleri “köksüzlük” tuzağına düşmek olur. Oysa toplum varlığını korumak için hep direnişi örgütlemiştir. “Tüm Er-Tarihin yegane insani öğesi direniştir. Geri kalan her şey ise Leviathan’ın gelişiminden ibarettir.” (Perlman). Bu direniş tek bir direniş değildir. Özgünlükleri olan, ama tariksel bir birikimi de sağlayan, kendisinden öncekinden beslenen insan olmakta ısrar geleneğidir. Toplumsallığın direnişi olmasaydı insanlıktan geriye ne kalırdı ki! Bu anlamda direnişten vazgeçmek insanlıktan, toplum olmaktan vazgeçmektir. Her direniş kendisinden öncekinden esinlendiği gibi, kendisinden sonrakini de koşullar. O halde Oscar Wilde’nin dediği gibi “Tarihe borçlu olduğumuz görev onu yeniden yazmaktır.” Çünkü direniş, ezilen ve sömürülenler tarihsiz kılınmıştır. Tarihleri yoktur demiyoruz, ama tarihleri ya dipnotlarla ya önemsizmiş gibi ya da karalanarak-terörize edilerek –ki, güncel bile aynı saldırıya maruz kalmaktadır-, dönemin egemen iktidar yapısını aklamak ve meşrulaştırmak için yazılmıştır. Böylece tarih egemenlerin kılındı. Nasıl ki insanlık tarihsizleştirme saldırısına uğruyorsa, tarih de insansızlaştırılmıştır.

Ama bu, insanın/direnişin tarihselliğini ortadan kaldırmaz. O halde tarihimizi nerede aramalıyız? “Esas almamız gereken tarih, hiyerarşik ve sınıflı toplumsal gelişmede zıt kutbu yaşayanların tarihidir… Tarihimiz doğal toplumdan başlayarak hiyerarşiye ve siyasi iktidara karşı duran etnisite, sınıf, cinsiyet mahkûmlarının her türlü düşünce ve eylemlerine dayanarak anlam bulabilir.” (Rêber APO) Demek ki ezilenler ve sömürülenler kendi tarihlerini, hiyerarşi ve iktidara karşı “zıt kutbu oluşturarak arayacaklar. Etnisite, aile, klan, çöl, dağ ve ormandaki kabileleri, aşiretler, özgür köylüler, kültürel ve dini hareketler, anaerkil-doğacıl yaşam formları ve uygarlık sistemi karşısında direnen herkes, her direniş bu tarihselliği oluşturmaktadır. Zerdüşt’ten Spartaküs’e, Bruno’ya, Hallac’ıdan Mani’ye, Mazdek’ten Sühreverdi’ye, Nesimi’ye, Şeyh Bedrettin’e ve daha sayılamayacak kadar çok özgürlük filozoflarına; feodal merkezi uygarlık karşısında isyan eden özgür köylü hareketleri serflerden, kilise tarafından cadı ilan edilerek diri diri yakılan özgür kadın temsilcilerine, komünal manastır ve tarikat inşacılarına, ütopik sosyalistlerden Paris komünarlarına, barikatçılara, işçi direnişçilerine, ulusal kurtuluş hareketlerine, özgürlükçü ve demokratik sosyalizm mücadelelerine ve daha sayılamayacak olan bir bütün insanlığın direniş geleneğine sarılacağız. Ezilenlerin savaşı iktidardakilere karşı toplumu savunmayı amaçlayan kurucu hareketlerdir. Nasıl kimileri, tarihi olan halkların tarihi sınıf mücadelesinin tarihidir diyorsa; biz de aynı kararlılıkla, tarihi olmayan halkların tarihi de devlete karşı mücadelenin tarihidir demeliyiz.” (A.Clastres)

Aydın SAKA