Devletin sinsi, kirli ve soykırımcı yöntemlerle toplumun değerlerini gasp ederken uzun vadede toplumun ve bireyin ölçülerini aşındırır. Devlet öncesi durumda herkes kendini mensup olduğu etnisitenin savunmasına karşı sorumlu görürken, zaman içerisinde öz savunmanın ‘devlet’ olgusunun sorumluluğunda olduğu benimsetilir.
Toplumun bin yıllar boyunca kendi emeği ile elde ettiği değerlerin gaspı ‘devlet’ oluşumunun resmileşmesinden biraz önceye dayanır. Tarihi olarak M.Ö. bin yıllar ile ifade edilir. Milattan önceki binyıllarda egemen-iktidarcılar tarafından birçok sebepten kaynaklı topluma karşı gasp hareketi başlar. Toplum içerisinden çıkan azınlık bir kesim toplumun üstünde yer almaya, oluşturduğu değerleri çalmaya; ideolojisini, siyasetini çarpıtmaya başlar. Böylece toplumun ihtiyaçlarına hizmet eden her şey, kanlı eller tarafından azınlıkların hizmetine geçirilmeye başlanır. Oluşturulan değerler birikimi bir kültür haline geldiği için buna karşı söz konusu çıkarcı azınlığın zafer kazanması çok uzun yıllara dayanmaktadır. Sistematik bir şekilde gerçekleştirilen saldırı, katliam, bin bir türlü hile ve hurdalarla toplumsal ilke ve ölçüleri aşındırıp kendini savunamaz gale getirmişlerdir. Böylesi saldırıları gerçekleştiren çıkarcı azınlık duygusal zekadan kopuk analitik düşünceyi yoğun kullanarak ve bunu toplum yararına yapıyormuş gibi göstererek baskın olmuştur. Hatta bunun için toplu katliamlar, soykırımlar gerçekleştirmişler. İnsan kafalarından surlar inşa etmeyi övünerek anlatmışlardır.
Toplumun gerçek demokrasisini, siyasetini; maddi ve manevi birikimini toplumun ellerinden almışlardır. Aldıkları en önemli birikimlerinden biri toplumun ‘öz savunması’ olmuştur. Öz savunma devlet oluşumuna kadar toplum içerisinde bir kültür olarak varlık göstermiştir. Doğal sorumluluğa dayanan, toplumun hayati çıkarlarını ifade eden, sürekli kendini yenileyen, geliştiren bir mekanizmadır. Bunun alınması toplumun her türlü zor aygıtıyla karşılaşmasını ve ona karşı çaresiz kalmasını da beraberinde getirir. Öz savunması elinden alınınca demokrasiyi, politikayı, ahlakı, kültürü vb. bütün birikimlerini de savunamayacak duruma gelmiştir.
Devlet denilen olgu ‘toplumu daha iyi savunma’ iddiasını ortaya atıp toplumun hücrelerinde yer alan öz savunmayı ‘ordu-polis’ düzenine dönüştürerek toplumu öz savunmasız bırakır. Sözde toplum için olan bu askeri oluşumlar ise topluma zulmeden sistemin birinci silahı olmuştur. Özünde ‘ordu-polis’ her yerde ve her zamanda devletin topluma karşı savunmasıdır. Hiçbir devletin ordusu veya polisi toplumu koruma amacı taşımaz. Hepsi devleti ve hükumeti savunmaya çalışır. İktidarcı azınlığın oluşturduğu düzeni koruma ile görevlidir. Bir klandan örnek verilirse; klan bireyleri savunmadan doğrudan sorumludurlar. Bu görev başka klandan birine devredilmez. Klan savunmasını yapanların sadece klanın öncüsünü savunma gibi bir durumu yoktur. Herkes klanın varlığını savunur. Burada da ‘hepimiz birimiz için, birimiz hepimiz için’ kuralı geçerlidir.
Devletin sinsi, kirli ve soykırımcı yöntemlerle toplumun değerlerini gasp ederken uzun vadede toplumu ve bireyi ölçülerinden aşındırır. Devlet öncesi durumda herkes kendini mensup olduğu etnisitenin savunmasına karşı sorumlu görürken, zaman içerisinde öz savunmanın ‘devlet’ olgusunun sorumluluğunda olduğu benimsetilir. Soykırımlar yaparak, sinsi ve kirli yöntemler kullanarak öz savunmanın toplumun görevi olmadığını bireylere ve topluma benimsetilmiştir. Öyle bir duruma getirilir ki bir halkı, toplumu, eylemi bastırmak için birebir o kesimlerden kişiler devşirilip toplumuna karşı suç işleyen kişilikler yaratılır. Mensubu olduğu topluma karşı suç işleyen kişilikleri hamiye alaylarından şimdiki korucu sistemine kadar görmek mümkündür. Kürdistan’da haklı gerekçeleri için talepte bulunan her toplumsal isyan birebir isyan içinde yer alan hain, işbirlikçi kişilikler tarafından bastırılıp darbe yemesine, başarıya ulaşmamasına sebep olmuştur. Bunlar dışında aynı konuları devlet içerisinde resmi olarak kurulan, inşa edilen askeri mekanizmalarda da görebiliriz. Konu Türkiye’de Türk toplumu içerisinde orduya ve polise bakış açısı ile daha kolay anlaşılabilir. Kutsallaştırılan polis veya asker topluma en sert müdahale de bulunsa bile karşısında teslim olmak dışında bir refleks bireylerde oluşmamaktadır. Çünkü asker veya polisin trajikomik bir şekilde ülkeyi savunduğu düşünülür. Özellikle AKP-MHP ittifakı döneminde Türk toplumundan muhalif güçlere saldırılar iyice çözümlenebilirse anlaşılması daha iyi olacaktır. Şunu iyi anlamak gerekir, Türk polisi veya askeri Türk toplumunun öz savunması değildir. Rejimi veya hükümeti korumakla görevlidir.
Bu perspektifle bakılırsa öz savunmasını kaybeden toplumun bin yılların birikimini ve tecrübesini kaybetme ile yüz yüze kaldığı daha kolay anlaşılacaktır. Her ne kadar tüm değerlerini gasp edemese de baskın gelmiştir. Günümüzde bile bu kültüre karşı savaşını devam ettirmektedir. Özellikle baskının ve savaşın günümüzde bin bir yolla ve yöntemle sürdürüldüğü göz önüne alınırsa topluma neler kaybettirildiği daha açık ortaya çıkacaktır. Ortadoğu’da yaşananlar, Suriye’de uygulananlar bunun en yakın örneğidir. Yine Filistin de Gazze’de uygulanan saldırılar hakeza böyledir. Kendi güvenliğini bir rejime veya cihatçı örgütlere bırakan bir toplum dağılmayı yaşayıp en ağır trajedileri yaşıyor. Dünyanın her yerine dağılan Suriye’deki halklar öz savunmalarını kendileri yapmış olsaydı belki de bugün Suriye’deki savaş sorunu çoktan çözülmüş olurdu. Yine Filistinliler hala da kurtarılmayı bekliyorlar. Kurtarılmayı beklemek öz savunmayı kaybetmektir ve buda tüm kaybetmelerin temelini oluşturmaktır. Kendi savunmasını dışarıdan birilerine vermek artık onların insafına girmek ve her türlü kararlarına boğun eğmek anlamına geliyor. Ki günümüz dünyası bu denli çıkarcı iken başkaları tarafından kurtarılmayı beklemek tam anlamıyla gaflettir.
Kürtler de ise durum biraz daha farklıdır. Tarih boyunca devletleşmemiş Kürtlerin belki de en büyük avantajlarından biri devlet dışında kalmak olmuştur. Her ne kadar Kürdistan topraklarında farklı devletlerin egemenlikleri hüküm sürse de son iki yüz yıl dışında Kürtler devletin varlığı ya da yokluğu fark etmeksizin öz yönetimleri ile kendilerini yönetmiş ve öz savunmalarını aktif tutmuşlardır. Devlet öncesi tarihten gelen öz yönetim ve öz savunma bir kültür halinde devam etmiştir. Bunu da aşiret vb. örgütlülükleri ile yapmışlardır. Ancak son iki yüzyılda Kürtler üzerinde yürütülen kültürel (zihinsel) ve fiziksel soykırım, kültürel olarak devam ettirdikleri özyönetim ve öz savunmada aşınma gerçekleştirmiştir. Tabi ki bu sonucun nedeni Kürtlerin kendi iç sorunundan ziyade Türk devletinin soykırım saldırılarıdır. Toplumda trajediler yaratan saldırılar sonucu bu durum ortaya çıkmıştır. Dersim, Zîlan, Mahabad vb. direnişlerin sonucunda yaşanan soykırımlar Kürtlerde kendini savunma trajedisini yaratmıştır. Ne zaman kendini savunmayı aklından geçirse devletin soykırımı akla gelmektedir. Bu durum ta ki PKK hareketi ortaya çıkana kadar devam etmiştir.
Gerillanın Kürdistan üzerinde ölümün dolaştığı yıllarda ortaya çıkışı Kürtler içerisinde ruh ve öz savunma sorumluluğu yaratmıştır. Artık Kürtlerin de kendini her güce karşı savunabileceği bilincini oluşturmuştur. PKK ilk zaferi düşünce ve bilinçte yaratmıştır. Fakat var olan düşünce ‘’öz savunma için gerekli olanın gerillaya katılım olduğudur’’ yaklaşımı öz savunmayı tek yönlü ele almak oluyor. Şimdi bakalım gerillaya katılmayanların öz savunma sorumluluğu yokmuş gibi bir algı hala Kürdistan’da hakimdir. Sanki öz savunma sadece gerillanın işiymiş gibi görülür. Oysa ki gerilla askeri-ideolojik öncülük edip ülkeyi-özgülüğü savunarak bizlerin kendimizi savunmamız gerektiğinin anlayışını yaratmak içi mücadele eder. Kürdistan’daki öz savunmanın, özgürlüğün sadece gerilla ile gerçekleşmeyeceği tarihteki gerilla hareketlerine bakılınca açıkla görülecektir. Tarihteki tüm gerilla örneklerine baktığımızda ancak halk ile bütünleşince zaferi getirmişlerdir. Halkla bütünleşmeyen veya halkın öncüleriyle bütünleşmediği tüm isyanlar kanlı bir biçimde bastırılmıştır. Sayıları milyonlarca olan Kürt halkını beş bin ya da on bin (sayılır örnek mahiyetinde) gerillanın koruması yerine milyonlarca Kürt halkının kendi öz savunmasını yapabilmesi daha gerçekçidir. Ortadoğu gibi bir yerde her an bilinçlenip, öz savunmasını geliştirmeyenler ya köleleşir ya da soykırım cenderesine alınır. Ortadoğu’nun son beş bin yılı bunu çok açık gösteriyor. O halde bin yıllardır toplumdan çalınan, gasp edilen hayati önemdeki öz savunmayı geri kazanma zamanıdır. Kaybedilen öz savunma kazanılmak durumundadır. Kürtler açısından başka çıkar bir yol bulunmamaktadır. Kazanılmayı bekleyen öz savunma kesinlikle ulusal, siyasi, ideolojik bireyleri bağrında gerektirmektedir. Kürdistan gerçekliğinde sıradan bireylerle zafer kazanmak zordur. Toplumsal gelişmelerin önü bireylerin gelişimi ile açılır. Her ideoloji, bilim, tespit, saldırı, yönlendirmeye açık ona göre sürüklenen bireyden kurtulup tüm bilimlere, ideolojilere felsefe düzeyinde yorumlar yapıp saldırılara karşı düşünce ve pratikte eylemsel bireyler olmamız gerekmektedir. Rêber APO ‘’Kadro eylemsel ve örgütsel kılınmış hakikattir’’ diyor. Hepimiz kendimizi ait olduğumuz toplumların, kültür, sanat, dil, ahlaki değerlerinin savunulmasından sorumlu görüp Önderliğimizin belirttiği hakikate ulaştırmamız gerekiyor. Toplumsal savunmamızı kazanmak için bireyler olarak kendimizi ve ülkemizi savunabilme yeteneğine, aklına ve becerisine sahip olmak hepimizin önündeki birinci görevlerdendir.
Önceki Yazı: Toplumsallığı Savunmak
Editörden















