KU TR

''Biz Kürtler açısından var olma mücadelesi olduğunu bir an aklımızdan çıkarmayarak, toplumsal değerlere, toplumsallığa sahip çıkmak gerekmektedir. Toplumsallığı savunmak insanlığı, kültürünü, dilini, cins bilincini, inancını, varlığını savunmaktır. Ne kadar toplumsallık o kadar varlık…''

‘’Ahlâkı politikanın tarihsel kurumsal gelenek halini almış biçimi olarak tanımlamak mümkündür. Politika daha çok günlük olarak yaratıcı, koruyucu ve besleyici rol oynarken, ahlâk geleneğin kurumsal ve kurallı gücüyle mevcut toplum için aynı hizmeti görür. Ahlâkı toplumun politik hafızası olarak değerlendirmek de mümkündür. Ahlâken aşılmış veya ahlâktan yoksun kalmış toplumlar politik hafızasını, dolayısıyla geleneksel kurum ve kural gücünü zayıflatmış ve yitirmiş demektir. Bu da bir toplum için öz savunmadan yoksun kalmak, her tür iç ve dış tahakkümcü, sömürgen ve asimilasyonist uygulamalara açık hale düşürülmektir. İktidar sistemlerinin ve devlet oluşumlarının sürekli ahlâkı aşındırmaları ve yerine topluma üstten tek taraflı hukuk iradelerini (egemenlerin ahlaki biçimini) dayatmalarının altındaki temel neden, özyönetimi ve politikayı tahrip ederek o toplumu sürekli ve yapısal olarak iktidar yönetimine ve sömürüye açık hale getirmeyi zorunlu görmeleridir. Kendi ahlâkını güçlü yaşayan bir toplum, iktidara ve sömürüye kolay boyun eğmez.’’ Rêber APO

Bir önceki yazıda toplumun en önemli öz savunmasının, varlığını devam ettirmesinin en güçlü oluşumunun toplumsallık olduğunu vurgulamıştık. Biyolojik tür olarak insanın varlığını devam ettirmesinin kimi dezavantajları taşıması nedeni ile toplumsallık kendini dayatmıştır. Birliktelik ve örgütlülük halinde insan toplumsallığı bir nevi varoluş nedeni olmuştur. Toplumlaşma ve insanlaşma baş başadır. Biri diğerinden ayrılamaz. Ya da hangisi öncelik taşır diye bir soru sorulursa ‘her ikisi’ cevabı verilir. İnsan denen varlık toplumsallıkla insanlığının farkına varır. Farkına vardığı her olay değerler silsilesine dönüşüp günümüze kadar gelir.

İnsan tür olarak diğer canlılardan kopup toplum olarak tarih sahnesine çıkar. Bunun nedenleri daha önceki yazıda belirtildiği için bu bölümde doğal toplumun ahlaki ve politik özelliklerini sistemleştirmesi ve bunu savunması konu olarak işlenecektir. Milyonlarca yıl doğal toplum olarak yaşayan insan ‘ilkel’ ya da ‘vahşi’ diye adlandırılan olumsuz-negatif türden bir yaşam tarzına sahip olmamıştır. Doğal, doğaya karşıt olmayan, kendisini de doğanın bir parçası olarak gören bir sistem ve zihniyet ile yaşamıştır. Bu yaşamını ahlak ve politika çerçevesinde sisteme kavuşturmuş ve bu sistemini çok uzun yıllar devam ettirmiştir. Var olma mücadelesinde kazandığı tecrübeler, kutsallıklar, değerler bütünü toplumda zihniyet oluşturmuştur ve bu güne kadar getirmiştir.

Devletsiz milyonlarca yıl yaşayan insan devlete ihtiyaç duymamıştır. Çünkü kendi yaşamını örgütleyebilme, yürütme yetkisine ve aklına sahip olmuştur. Özellikle Ana-Kadın etrafında gelişen Neolitik çağ toplumun en üretken, en gelişkin toplumsal sistemi olarak adlandırmak yanlış değildir. Besin elde etme, yaşamını devam ettirme, geleceği kurma çabaları etrafında örgütlenmiş ve toplumsal bir form halini almıştır. Toplumun ahlakı, politikası, kültürü, iradesi, maddi yapıları, sanatı bu örgütlü yaşamın ihtiyaçlarına göre ortaya çıkmıştır.

Yaşamda ihtiyacını karşılayan her şey toplum için önemli olur ve kalıcılaştırılıp toplumsal forma bağlanır. Toplum tarafından bu maddi ve manevi yapıları korumak için belirli kural ve yasalar oluşturmuştur. Ahlak bunun ifadesidir. Toplumsal düzenin devam etmesi için ahlak başat rol oynar. Ahlak yaratılan toplumsal değerlerin korunma mekanizması olurken toplumu da devam ettiren temel etken halini alır. Bunu hala günümüzde varlığını sürdüren birçok örnekte görebiliriz. Örneğin ‘ekmeğin kutsal olması’ o zamandan kutsallık kazanmış ve bugüne gelmiştir.  Ekmeğin besleyiciliği, yaşamın devam etmesinde temel rol oynar. İnsanın yaşamında çok önemli bir yere sahip olan ekmek toplum tarafından kutsallaştırılır. Ancak kutsallaştırılması sadece besleyiciliği ile ilgili olmayıp insanın toprakla uğraşıp, ekip-biçerek büyük emekler vererek yarattığı değerle de bağlantısı vardır. Besleyici olması, av peşinden koşmaktansa üretiminin daha kolay yapılması toplum için çok önemlidir. Bu ve başka birçok nedenle ekmek kutsaldır. Ekmeği değersizleştirmek; fazla ekmeği atmak hatta yere düşmesi bile toplumda hala ‘günah’ olarak adlandırılmakta, çok yanlış görülmektedir. Bu nedenler dışında da buğdayın bulunması, yapılması uğruna kaç insanın yaşamını kaybettiğini hiçbirimiz bilemeyiz. Verilen çok ciddi emek ve tecrübe ile toplum tarafından kutsallaştırılmıştır ve yanlış yaklaşımlar yasaklanmıştır.

Yine en önemli diğer örnek; ateşe olan yaklaşımdır. İnsanlığın beşiği olarak adlandırılan Zagros-Toros dağları ve ovaları iklim koşulları ile birlikte soğuk olduğundan ateş çok önemli bir yere sahiptir. Ateşin kontrolsüzlüğü teknolojinin gelişmişliğine bakarak günümüzde bile nelere mal olurken ilk dönemlerinde insanların kontrol altına almaları için ne denli bedel ödediklerini düşünmek gerekiyor. Toplumun ihtiyaçlarını karşılama için ateşi kontrol altına almaları, buna göre yol yöntem geliştirmesi birden olmuyor. Bunun için emek, çaba ve tecrübe gerekmektedir. Isınma ve beslenme açısından son derece önemli olan ateş yaşamın ihtiyaçlarına büyük ölçüde cevap olurken ateş değerli ve kutsal hale gelir. Günümüzde de ateşin özellikle kutsal olması bununla bağlantılıdır. Birçok anlama sahip olan ateşin korunması ve değerli görünmesi ahlaki; yanlış yaklaşımlar ise yasak olarak değerlendirilmiştir. Hala da ateşi su ile söndürmek toplum açısından bilinçli olmasa da yanlış görülür. Ateş kendi halinde bırakılarak söndürülmesi de bu yasalar çerçevesindedir.

Ahlak bu yönleriyle toplumdaki bireylerde ilke ve ölçü geliştirir. Kazanılan ilke ve ölçülere göre her birey toplum düzenini savunmak durumunda kalır. Yaşamdaki duruş, ilke ve ölçüler bu yaklaşımın ifadesidir. Eğer bireyler ilkesiz ve ölçüsüz bir şekilde toplum değerlerine yaklaşırsa bu tavır özü itibariyle değerleri yok eder, bozar, yozlaştırır. İnşa edilen toplumsal değerlerin ilke ve ölçü bakımından bireyde yaşam bulması toplumsal değerlerin öz savunması haline gelir. Buradan da anlaşılacağı gibi öz savunma sadece silah ile yapılan bir faaliyet değildir. Kişilikte oluşturulan bilinçlenme, bilgiyi yorumlama, ilke ve ölçüler yoluyla bireyi kötü, çirkin, bireyci yaklaşımlardan uzaklaştırıp toplumun ahlakını çiğneyen anlayışların ortadan kaldırılmasına vesile olur. Günümüzde örnek vermek gerekirse gittikçe yaygınlaşan uyuşturucuya karşı her birey bilinçlenir tavır sahibi olsa uyuşturucu kullanacak birey de kalmaz. Herkes uyuşturucu satıcılarına toplumun ilke ve ölçülerini dayatsa, yaptıklarını ayıplasa, reddetse o kişi veya kişiler uyuşturucu satmaya cesaret edemez.

Toplumdaki bireylerin taleplerinin kötülük değil iyi ve güzele vesile olan taleplere dönüşmesi yozlaştırmanın da yenilgiye uğraması anlamına gelir. Bilinçlenen birey bilinçli ve örgütlü yaşamın inşa edilmesi demektir. Uyuşturucu satan veya fuhuş yapan kişilere karşı ortak tavırların ortaya çıkması o kişileri yalnızlaştırır, toplumun dışına iter. Bireye verilen en büyük ceza onu yalnızlaştırmaktır. Yalnızlaştırmak yanlış olana sırtını dönmek değil yanlış olduğunu hissettirerek yapılan topluma kazandırma eylemidir.  Ahlak ile hukuk arasındaki farkı iyi anlamak gerekir. Ahlak insanlarda manevi açıdan kişilik oluşturur, geliştirir. Çok basit örnekle ahlak toplumun baskısı, yön vermesi ile manevi yönden etkiler. Bir kişi bir hatayı yaptıktan sonra manevi olarak hata yaptığının ve bir daha yapmaması gerektiğinin sorumluluğunu hisseder. Hukuk ise devletin ahlak yerine geçirmek istediği bir sopadır. Toplum üzerinde korku ve baskı oluşturarak kendisine göre suç belirlediği yaklaşımları cezalandırır. Fakat devlete göre suça bulaşmış bir kişi polisten, askerden vb. devlet aygıtından uzak olduğu sürece o suçu tekrarlayabilir. Fakat ahlak oluşturduğu maneviyattan dolayı, kişi tek başına kalsa bile yaşadığı suça dair pişmanlık gösterir. Çünkü ahlak içseldir. Birey olarak bizlerde özlü değişim yaratan konular özellikle içsel yoğunlaşmalar yaşayarak değiştirdiğimiz konular olur. Dıştan gelişen baskılarla içsel değişim olmayıp yanlışı bastıran, değiştiremeyen zayıf bireyler ortaya çıkar. Bunun sonucunda ise her yanlışı doğru sanan, hatalarından sonuç çıkarmayıp kendine hak sanan, insanlara zarar veren, yozlaşan ve yozlaştıran anlayışlarla yaşayan bireylerden oluşan kitleler haline gelir. Kitle toplumsallığın yitirilmesidir. Yaşamsal değerlere karşı savunma refleksleri kalmayan, hakikatle bağlantısı kopan bireyler savunmasız kalıp ve kendi değerlerine karşı saldırganlaşırlar.

Özcesi bin bir kural ve yasaya bağlanan yaşam, toplumsal ahlak ile adlandırılır. Toplumsal değerler tüm bireylerinin bu kural ve yasalara uymasını şart koşar. Fakat bunu zor ve şiddet ile değil zihniyet düzeyinde dayatır. Uygulamayan ise toplum dışında kalır. Birey toplum dışında kalmanın en büyük ceza olacağının farkındadır. Bu nedenle kendisini topluma uygun hareket etmek zorunda hisseder. Buna göre hareket etmeyen bireyler karşıtlaşır ve yok oluşla karşılaşır.

Öz itibariyle bilinçli bireylerin tüm bu ahlak, politika kuralları ve yasaları kapsamında savunduğu şey toplumsal düzenidir. Toplum bu şekilde sistemini devam ettirir. Toplumsallığını yürütür, korur. İçten gelişen saldırıları zihniyet düzeyinde ahlak ve politika ile bertaraf eder. Bu konuda tüm bireyler sorumlu davranır ve davranmak zorundadır. Buna göre hareket etmeyen bireyler toplumsal ahlaktan uzaklaşır, böylece sözünün hükmü olmayan, hiçliklerde yaşayan, yalnız değersiz kişilikler olurlar. Ahlak ve politika bu yönden toplumun öz savunmasıdır.

Günümüz ile karşılaştırıldığında ahlak ve politikanın çok fazla gerekli olduğuna herkes kanidir. Devletçi uygarlığın topluma karşı yürüttüğü savaşta toplumun en derinliklerinde yozlaştırma geliştirmesi toplumu toplum olmaktan çıkarmaya çalışması bireylerde geliştirilecek ilke ve ölçüler ile öz savunmayı gerektirir. Bunun için ahlakın temelde ne denli bir rol oynadığı günümüzde çok daha iyi açığa çıkmaktadır. Bireycileştirme çabaları yine bu kapsamda değerlendirilmektedir. Bireylerin toplumdan sınırsız kopuşu insanlık için yok oluşu getirmektedir. Günümüzde yaşanan bunca cinayet, hastalık, yoksulluk, zulüm, erkek şiddetinin temel nedeni yaşam hakkında görüşü elinden alınmış, ahlaki değerlerden uzaklaştırılmış, bilinçsiz, saldırganlıkları başka türlü ifade edemeyiz. Toplumun adeta en değerli can damarı olan sevginin geldiği durum da içler acısıdır. Sevgi özde kendinden vererek, aç kalarak, acılara yenilmeden, büyük emekler vererek yaratılan insanlığın en kutsal duygusudur. En güzel olanı paylaşma erdemidir. Bugün ise başkasından kopardığı kadar seven, kibrine yenik düşen, cinsiyetçiliğe boğan, katı namus sınırlarında yok edilen bir sahtekarlık haline getirilmiş. En acısı da sevgi yaratmak, gerektiğinde canından vermek olurken bugün işlenen her cinayetin altında özünden boşaltılan sevgi yer almaktadır. Bir insanı öldürdükten sonra ‘’sevdiğim için öldürdüm’’ demek kadar insanlıktan uzaklaşan bir bireyi tanımlayamayız. Tamda bu yüzden bireycileşmek en büyük ahlaksızlıktır. Zira doğrudan toplumun en güzel değerlerini hedef almaktadır. Toplumun örgütlülüğü ve birlikteliği olmadan insanın tür olarak devam edemeyeceği çok açık ortadadır. Bireycileşmek yoğunca propaganda edildiği gibi bir özgürlük durumu değildir. Tam tersi özgürlüğün muğlaklaştırılıp elinden alınarak kişinin yok olma durumudur. Bireyci anlayışlar en basitinden empati duygusunu kaybettiği için toplumun ahlaki kurallarını yok sayar.  Çok daha anlaşılır kılmak için bireycileşmek sonuçları itibariyle insanın hayvandan kopuş dönemine geri dönüşünü ifade etmektedir. İnsani özelliklerini kaybetmesi ve tersi evrim durumudur.

Toplumsal değerlerle yaşamak bireyin tamamen silikleşmesi anlamına gelmez. Her bireyin yarattığı değerler toplumda can bulur ve geleceğe ışık saçar. Toplum nihayetinde bireylerden oluşur. Birey, toplumun ahlak ve politikasına uyduğu sürece sonsuz inisiyatiflidir. Gelişme yaratmak için önünde hiçbir engel yoktur. Toplumun birliktelik (hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için) kurallarını bizi en muhteşem yaşama götürecek yoldur. 

İnsan ahlak, politika, kolektivizm, kominalizm vb. maddi-manevi değerler bütünü ile ayakta kalır. Tüm bu değerler toplumsal ürünlerdir. Toplumlaşarak geliştirilen bu değerler toplumsal bağları güçlendirir. Toplumun insan için ne kadar gerekli, hayati olduğunu bilinçli ya da bilinçsiz tüm bireyler hisseder. Hiçbir birey tam anlamıyla toplumdan kopamaz. Toplumsal mekanizma öz savunma olarak insan türünün varlığının kaynağıdır. Toplumsallığın bitimi, insanlığın bitimiyle eş değerdir. Bu nedenle toplumsal değerleri korumak insan türünün varlığını devam ettirmesinde birincil koşuldur. Bunun için de kişiliklerde yaşanması gereken ilke ve ölçülerin insan açısından bir öz savunma olduğunu önemle vurgulamak istiyoruz. Her birey bu ilke ve ölçüleri şahsında yaşamsallaştırarak  çevresinde yaşatmanın sorumluluğunu taşır. Özellikle toplumsallığı kültürel soykırım, asimilasyon, zor ve baskı yoluyla dağıtmanın eşiğine getirilmiş her Kürt bireyi çok yüksek bilince sahip olmak durumundadır. Toplumsallığı bitirilmiş Kürtlerin birey olarak hiçbir anlamı olmayacaktır. Bu bilinçle yaklaşırsak toplumsal değerlerimizin bizler açısından hayati olduğu anlaşılacaktır. Bunun biz Kürtler açısından var olma mücadelesi olduğunu bir an aklımızdan çıkarmayarak, toplumsal değerlere, toplumsallığa sahip çıkmak gerekmektedir. Toplumsallığı savunmak insanlığı, kültürünü, dilini, cins bilincini, inancını, varlığını savunmaktır. Ne kadar toplumsallık o kadar varlık…

Önceki Yazı: Öz savunmanın felsefesi

Editörden