Kuruluş felsefesi toplumsal değerleri yani ana-kadın etrafında oluşan komünal değerleri gasp etme üzerine olan devlet, erkeğin gaspı olarak zorun başa gelmesine zemin hazırlamıştır.
Devlet de bir yönetim sistemi midir?
Devlet toplumu sömürme, tepkisizleştirme amacını gerçekleştirmek için toplumu uyuşturur. Uyuşturduğu toplumun değerlerini çalma, gasp etme ile ilgilenir. Bunun için toplumu yönetme(!) iddiasıyla idare eder. Zaten devletle birlikte kadının komünal önderlik kurumu Kastik katil eliyle egemenlerin eline geçer; baskı, sömürü ve talan sistemine dönüşür. Devletin politikalarına boyun eğmeyenleri katliamlardan geçirirler.
Söz konusu soruya (Devlet de bir yönetim sistemi midir?) ilişkin somut olarak Türkiye’yi buna örnek verirsek konuyu aydınlatacağına inanıyoruz. Devletin ekonomik krize çözüm bulmak gibi bir derdi yoktur. Devlet için bir sorun değildir. Devlet sistemi içerisinde yer alan güçlü azınlık kendi sermayesinden bir şey kaybetmediği gibi ekonomik krize sebep olan bir talan düzeni oluşturdular. ‘Çalanlar’ın resmi düzeninin olduğu ülke denilebilir. Halkın talebi olunca yönetim müfredatında yer almayan her şey söz konusu talancılar olunca müfredatlar tekrar tekrar yazılır. Hatta birçok defa verilen ve alınan rüşvetle müfredata bile gerek kalmaz. İşte burada yönetimin anlamı daha somut ortaya çıkar. Yönetim; sorunlara çözüm bulmak, toplumun günlük olarak kendi yaşamını ekonomik, sosyal, sağlık, kültür vb. alanlarda örgütleyip yürütmesinden sorumludur. Devlet sisteminin yönetim biçiminde ise bu sorunlara ilişkin sürekli bir çıkar durumu vardır. Görünürde çözdüğü her sorun özünde toplumdan çalınan yaşamı içinde barındırır. Çözüldü gibi gösterilen her sorun ise özde toplumun çözülmesine hizmet ediyor. Tüm gücü elinde bulunduran aç gözlü azınlık ayakta kalmayı yalnızca talan ve gasp üzerine kurar. Güç zehirlenmesi yaşayan azınlık, ‘topluma karşı sürekli savaş halindedir’! Yani sürekli olarak toplumun özgürlüğünü kısıtlayıp kendi çıkarlarına alan açar. Gasp için, talan için açılan her alan toplumun özgürlük ve yaşam alanından çalınır ve toplum sığ bir pozisyona getirilir. Genişleyen sömürü ve faşizm olurken daralan toplumun özgürlüğü ve yaşam kalitesi oluyor.
Burada esas olarak anlaşılmasında fayda olan, gücü tanımaktır. Gücün doğasını iyi anlamak gerekir. Güç kontrol dışında ise zehirler. Panzehir geliştirmeye çalıştıkça ise daha çok zehir üretir ve daha çok insanı zehirler. Buna da iktidar denir. Zehirli güç, iktidardır. Topluma ait bütün değerleri gasp ederek avuç içi bir azınlığa güç olarak verince bu güç kontrolsüz olmaktadır. Ünlü anarşist Bakunin iktidara dair ‘’En ateşli devrimciyi alın, ona mutlak iktidar verin, bir yıl içinde Çar'dan daha beter olacaktır’’ der. Nitekim yaşamımızda bundan uzak değiliz. Özellikle Kürt bireyi açısından sorumluluk alınca ne oldum delisine dönmekte, kendisini kaybetmektedir. İnsan beyinlerinde kurulan düşünsel sapkınlıklarla bio-iktidarlar oluşturmuştur. İnsanlar ezilen iktidar sistemi içerisinde buna karşı örgütlenmesi gerekirken kendisi de ezmek için sürekli bir alan aramaktadır. Özellikle erkeğin kadına karşı uyguladığı şiddet ve mobbing uygulamaları tamamen güç hastalığına bulaşmış erkeği ifade etmektedir. İktidar sistemi erkekte yarattığı düşünsel güç kurma hastalığıyla aslında yürüyen kontrol mekanizmaları oluşturmuştur. Bu yüzden kendisinin yapamadığını katliamları erkek eliyle kadına karşı her gün başka bir yol ve yöntemle uygulamaktadır. Baba olup çocuğa, eş olup evlendiği kadına, sevgi adı altında sevdiğini iddia ettiği kadına, patron olup çalışanına vb. daha binlercesi örnek verilebilecek şekillerde kadına karşı uygulanan şiddetle özde topluma şekil verilmekte ve toplum sindirilmektedir.
Bir toplumun kendini yönetmesi mümkün müdür?
Toplum gelişmeye başladığı andan itibaren kendisini yönetir durumdadır. Gasp edilip sistemi yerle bir edilmeden önce toplum en demokratik yönetim biçimini zaten yaşıyordu. Bir birine saygı duyan, kendi kendini savunabilen, bilimin tekniğin, ekonominin birebir elinde olduğu bir düzeni vardı. Yani öyle binlerce kurumsal düzene bölünmeden (ki zaten oluşturulan kurumlar sorunu çözmenin çok çok ötesine düşmüştür.) çok sade, her bireyin birebir öz güvenli biçimde toplumsal sorunları çözdüğü düzen söz konusuydu. Toplumun kendisini yönettiği sistem komün sistemine dayandığı için iktidara ve faşizme olanak vermemiştir. Toplumlar dışarıdan başkaları tarafından yönetilmez. Ve bunun adı yönetim değil işgal olur. Reber Apo’nun Kastik Katil diye tanımladığı kesim topluma müdahale etmeyene kadar günümüzde yaşanan sorunlar yumağı oluşmamıştır. Oluşturulan devlet sistemi ile toplumun özyönetimi-komünal yönetimi elinden alınarak sorun olan iktidar ve devlet toplumu kendini yönetemez hale getirdiği yetmezmiş gibi toplumu da sorun olarak lanse etmeye başlamıştır. Yaşanan bunca saldırı ve özel savaş saldırılarına rağmen toplum, devlet sistemine karşı komünal düzenini korumaya devam etmiştir. Devlet-komün diyalektiği şeklinde birbirlerine karşı direnç göstermişlerdir. Komünal sistem toplumun sistemi olurken, devlet sistemi belli bir çıkar etrafında birleşmiş azınlığı ifade etmiştir. Rêber APO’nun geliştirdiği sistem Komünal düzene dönüşü ifade ettiği gibi ‘öz yönetim’ sisteminin kendisi olmaktadır. Topluma dayanan, yerel düzeylerde halkın kendi kendini yönettiği sistemin adıdır. Demokratik Komünal sistem toplumsal demokrasiye dayanır. Toplumun gerçek ihtiyaçlarını tespit edip karşılamaya, sorunlarını tespit edip çözmeye çalışır. Bunu bizzat toplumun kendisi yapar. Kürtlerin yabancısı olduğu bir sistem değildir. Devletsiz olarak şuana kadar gelmiş olan Kürt halkı varlığını zaten büyük oranda komünlere borçludur. Devletin dışında kalarak kendi kendisini yönetmiştir, devlete ihtiyaç duymamıştır. Tarihsel olarak da bakıldığında kendini yönetmek mümkündür ve daha özgür bir yönetim anlayışı hakimdir. Asıl demokrasinin, özgürlüğün kendini yönetmekten başladığını Rêber APO önemle belirtir.
Özyönetim modelimiz olan komünler
Kürdistan’da komünler şu an sınırlı da olsa güncel yaşamda bulunmaktadırlar. Fakat hem yetersizliği hem de ulusal bilinç, örgütlü bilinç, bilimsel bilinçten yoksundurlar. Özellikle köylerde adı konulmamış komünler bulunmaktadır. Kürdistan köylerinde ot biçmeden, yaylalardan, düğünlerden taziyelere kadar kolektif bir çalışma tarzı yürütülmektedir. Bu konularda çalışmalar yaparken devlete ya da dışarıdan başka birilerine ihtiyaç duyulmaz. Başka birilerinin köydeki yaşamı örgütlemesi gereksizdir. Aynı zamanda oradaki insanların yapabileceği kadar doğru bir ihtiyaç düzenlemesi veya ihtiyaç tespiti yapamaz. Dolayısıyla sınırlı olan adı konulmamış bu komünler dahi bir ulus-devletten çok daha özgür ve demokratiktir.
Bir Kürdistan devletinin oluşumu özgürlüğün ya da demokrasinin geleceği anlamını taşımaz. Türk devletinin Kürtlere yaklaşımı ne ise bir Kürt devletinin de Kürtlere yaklaşımı o olacaktır. Dili Kürtçe, başındaki kişiler Kürt olsa dahi sadece devlet sisteminin çıkarını esas alır. Nitekim Güney Kürdistan’da oluşturulan federatif bir devlet sistemidir. Fakat Kürt halkının gerçek ihtiyaçlarına cevap olmamaktadır. Sadece belirli bir azınlığın, ailenin çıkarını esas almaktadır. Bu azınlık yapı çıkarları gereği halka karşı bir diktatör-despot olmaktan çekinmez.
Kürt halkının kendilerini başkalarını yönetme arzusu, beklentisi halkın kendisini pasifleştirir. Halkın kendi ihtiyaçlarına cevap olmasını engeller. Komün örgütlenmesinde ise halk bizzat kendi ihtiyaçlarını belirleyip cevap olmasını sağlar. Arada köklü bir fark vardır.
Kürdistan’da koçerler komün oluşumunun güncelde en somut örgütlenmesidir. Koçerler; örneğin Botan’da yaylalara göre dağılımını birlikte ve belirli bir sıraya göre belirlerler. Bir devlet, vali ya da Parti başkanının onayı veya düzenlemesi ile belirlemezler. Kendi aralarında oluşturdukları düzen ile hangi yıl, hangi bölgeye gidecekleri bir sistem halini almıştır. Devlet yalnızca bu düzene engeller oluşturur.
Devletin dışında örgütlenerek demokrasi kazanılır, devlet sahibi olarak değil. Kürdistan’da inşa görevi demokratik yaşamı geliştirmektir. Devletin dışında olmak da her bireye görevler yükler, sorumluluklar yükler. Kürt bireyi görev ve sorumluluklardan kaçtığı sürece demokratik sisteme tam anlamıyla dahil olmuş sayılmaz. Mahalle-köy komünlerinden tutalım en geniş Parça komünlerine kadar demokratik sistem içerisinde çalışmalara dahil olmaktır. Bu ‘doğrudan demokrasi’nin gereğidir. Demokratik sistemde temsiliyet yoktur. Herkes komünler yoluyla yönetime dahil olur. Komünlere dahil olmayan kişi kendini yönetmenin dışında kalır.
Başkalarının kendilerini yönetmesini beklemek, bir tür köleliktir. Dört-beş yılda bir seçimi bekleyip gelecek iktidarın iyi olmasını ummak dışında yapabileceği bir şey yoktur. Kendi içerisinde beslediği iyimserlik ile gelecek olan yönetimin kendi ihtiyaçlarına cevap olmasını bekler. Bu durum edilgenliktir. Başında bir iktidar olmasını istemek vereceği haklara razı olmak dışında bir seçenek sunmaz. Tabi verdiği haklar ne derece toplumun gerçek ihtiyaçlarını karşıladığı son derece şüphelidir.
Devlet gerçeği iyi anlaşılmak ve çözümlenmek durumundadır. Kürtlerin tarih boyunca sitem ettikleri ‘devletsizlik’ durumu Kürtler için diğer toplumlara göre avantaj durumudur. Dikkatlice bakılırsa şu an dünyada sözde devlet sahibi olan tüm toplumlar edilgen bir durumdadır. Kendi iradelerini devlete teslim etmişlerdir. Devletin iyi olması gerektiğini sürekli konuşur ve öğütlerler. Fakat iyi olması için hiçbir şey yapmazlar. Bir parti yerine başka bir partiyi seçip başa getirmek kendini kandırmadır. İyi olan iktidar yoktur. Tüm iktidarlar toplumun değerlerini kendi amaçları için kurgularlar. Çok net olarak Kürt sorunun çözümü Türk devletinin çıkarınadır. Fakat devlet yöneticilerinin çıkarlarına ters düşeceği için sürekli bir hamaset ve düşmanlık yaratılır. Bu sadece bir partinin değil oluşturulan ulus-devlet sistemi bunu gerektirir. Tekleşerek sermayeyi belirli güçlerde toplamayı hedefler. Bu azınlık sermayesinin çıkarları da toplumun çıkarları gibi lanse edilmektedir.
Editörden















