Rêber APO İmralı Heyeti ile yaptığı görüşmede sürecin üç kilit kavramının ‘Demokratik Toplum, Barış ve Entegrasyon’ olduğunu belirtti. ‘Barış’ın ne olduğuna dair çok soru sorulmamaktadır. Rêber APO barış kelimesinin Kapitalist modernite şartlarında tuzak yüklü olduğunu belirtir.
Çok kolay çarpıtılan barışın özünde ne olduğunu anlamak önem taşımaktadır. Barışın kötü olmadığını ama ne anlama geldiğini iyi bilmeliyiz.
Kapitalist modernitede barış egemen güçler için karşı tarafın teslim alınması, diz çöktürülmesi, politikalarının zor yoluyla benimsetilmesidir. Özellikle topluma karşı baskı ile kendi politikalarını benimsetip özünün boşaltılması barış olarak adlandırılır. Bu tür bir ‘barış’ın iyi olan hiçbir tarafı yoktur. Barış burada örtülü yürütülen savaş halini alır. Bu örtülü savaş haline karşı direniş yok ise sonuç teslimiyet ile son bulur. Buna barış demek mümkün değildir. Çünkü teslim olan, diz çöken toplum, güç veya herhangi bir unsur özgürlüğünü kaybetmiş demektir. Yine özü boşaltılan bir toplum için de barış hali mümkün değildir. Her ne kadar durumu tam olarak ifade edemese de; karşımızdaki bir toplum olma misyonunu yitirmeyle yüz yüze kalmış insanlar topluluğudur. Böyle bir barış ancak teslimiyet ile ifade edilebilir.
Oysaki bin yıllardır toplumlar tarafından özlemi çekilen barış kutsal, değerli ve yaşanmaya değerdir. Çünkü topluma yaşama imkânı veren, değerlerini yaşayıp savunabildiği bir düzeni ifade eder. İnsanlık, savaş haline geçtiğinden beri sürekli olarak barışı özlemiştir fakat uygarlığın çok yönlü saldırıları sonucu barışın içeriği boşaltılmış, çarpıtılmıştır. Toplum içerisinde söylenen ‘en kötü barış en iyi savaştan daha iyidir’ sözü de buna dahildir. Çünkü barışın kötü bir tarafı yoktur. Küçük ya da büyük herhangi bir kötülüğü kendi içerisinde barındırması halinde çarpıtılmış bir barış olduğunu anlamak gerekir.
Savaş kavramını Rêber APO açıklayıcı şekilde şöyle ifade eder:
‘’Toplum kendini sürdürmek için gerekli olan ahlaki ve politik kurumlarını oluşturup çalıştıramaz ve işlevsel kılamaz duruma düşünce baskı ve sömürü cenderesine alınmış demektir. Bu durum ‘savaş hali’dir. Tarihi uygarlıkların topluma karşı ‘savaş hali’ olarak tanımlamak da mümkündür.’’
Bin yıllardır toplumların uygarlık güçlerinin açtığı bir savaş içerisinde olduğunu söylemek mümkün. Toplumlar her gün ve her an azar azar demokratik karakterlerini yitirmektedirler. Bu kayıp uygarlığın fiziksel ve psikolojik saldırıları, özel savaşı ve aşındırmaları neticesinde meydana gelir. Demokratik karakterin yitirilmesi demek toplumun kolektif-komünal, ahlaki-politik değerlerinin yitirilmesi demektir. Bununla bağlantılı toplumsal değerlerin tümünün yitirilmesi demektir.
Kürdistan gerçeğinde de bu durum geçerlidir. Sürekli olarak demokratik yaşam alanı daraltılıp soykırım cenderesine alınmıştır. Kürt halkına karşı savaş hali uzun yıllardır devam etmektedir.
Faşizmin, şovenizmin her türlü saldırısına maruz kaldı. İnsanlık tarihinde eşine ender rastlanan yöntemlerle soykırıma uğratıldı. Var olan halk, inkâr edildi. Böyle bir halkın olmadığı iddia edildi.
Varlık olarak inkâr edilen Kürtlerin ahlaki ve politik, demokratik bütün oluşumları, yapıları dağıtıldı, bastırıldı, ortadan kaldırıldı. Kürdistan Özgürlük Hareketi ile Kürt halkının örgütlülüğü yeniden oluşmaya başladı. Kendine ait örgütlemeler ile eyleme geçti, varlığını herkese kabul ettirdi. Özgürlüğe doğru yol alıyor. Fakat karşı saldırılar içerisinde öz güce dayanarak bunları gerçekleştirdi. Kürtlere dayatılan hala da bir savaş halidir. Ateşkesler kendi başına barış olarak adlandırılamaz. Rêber APO bu durumu şu şekilde değerlendirmektedir:
‘’Barış ne tümüyle savaş halinin ortadan kaldırılmasıdır ne de bir tarafın üstünlüğü altındaki istikrar durumu ve savaşın olmaması halidir. Barışta taraflar vardır; bir tarafın kesin üstünlüğü söz konusu değildir ve olmaması gerekir. Üçüncüsü, silahlar toplumun öz ahlaki politik kurumsal işleyişine rıza gösterme temelinde susturulmaktadır. Bu üç koşul ilkesel barışın temelidir. Gerçek bir barış bu ilkeli koşullara dayanmadıkça anlam ifade etmez.’’ (Özgürlük Sosyolojisi)
Karşı tarafın saygı duyduğu ahlaki-politik örgütlenmesi faaliyet içerisinde olmalıdır. Tabi bu ahlaki-politik kurum ve kuruluşların varlığını devam ettirmesi ya da garanti altına alınmasının tek yolu kendi öz savunmasından geçer. Ahlaki-politik kurumların, yapıların garantisi karşı tarafın iyi niyetine veya sözlerine bırakılmayacak kadar hayatidir.
Zaten yapılan bir öz savunmadır. Saldırı karşısında direnme halidir. Saldırı yok ise öz savunma pasif durumdadır. Fakat olası herhangi bir saldırı karşısında aktif pozisyona geçer. Bu şekilde kendi varlığını garanti altına alır. Kimseye saldırı durumunda değildir.
İktidarcı-egemen güçler toplumlara barışı öz savunmasız şekilde dayatır. Bu yürütülen örtülü savaştır. Öz savunmasız olabilecek barış bir kandırmadır. Rêber APO öz savunma ve barış ilişkisine dair şunları belirtir:
‘’Ahlak ve politika işlev görmediğinde toplumun yapabileceği tek iş kalmıştır: Öz savunma. Savaş hali barışın olmaması halidir. Dolayısıyla barış ancak öz savunma temelinde anlam kazanabilir. Öz savunması olmayan barış teslimiyetin ve köleliğin ifadesi olabilir. Liberalizmin günümüzde halklara, toplumlara dayattığı öz savunmasız barış hele hele demokratik istikrar ve uzlaşı denen oyun tek taraflı, gırtlağına kadar silahlı güç ile yürütülen burjuva sınıf egemenliğinin örtbas edilmesi halinden, savaş halinin örtülü yürütülmesinden başka bir anlam taşımaz. Öz savunmasız bir barışı, gerçek barış gibi göstermek ideolojik sermaye hegemonyasının en büyük çabası olarak karşımıza çıkar.’’ (Özgürlük Sosyolojisi)
Bu nedenle sömürgeci-egemen güçlerin bizlere dayatabileceği içeriği boşaltılmış, çarpıtılmış bir barış olduğunu her zaman akılda tutmak gerekir. Bu nedenle durumun tersine dönebileceğini unutmadan her duruma hassas ve hazırlıklı olmak gerekir.
Özellikle son dönemde gerek Rêber APO ile görüşmelerin aksatılması, gerek Rojava’ya yönelik tehdit dili, zindanlardaki saldırı ve baskılar, siyasi parti temsilcilerinin göz altına alınması örnekleri karşı tarafın Kürt halkının varlığı ve değerlerine yönelik saygıyı çağrıştırmıyor. Aksine sürekli tehdit dili, Rêber APO’nun belirttiği ‘’silahlar toplumun öz ahlaki politik kurumsal işleyişine rıza gösterme temelinde susturulmaktadır’’ ilkesine karşıdır. Bu ağız ve pratikler devam ederken ateşkes durumu aşılamaz ve bir barışa dönüşemez. Bir yandan da kendi içinde taktik amaç taşıyan bu yaklaşımların Kürtler nezdinde bir karşılığı da yoktur. Sonuç alacak bir taktik hiç değildir. Barışın da savaşın da ne olduğunu en iyi Kürt halkı bilmektedir.
Editörden















