Kürt, Ermeni, Rum başta olmak üzere Anadolu ve Kürdistan’daki halkların soykırıma uğramasına neden olan, günümüzde de şovenizmin kaynağı olan Türk milliyetçiliğinin Balkanlardan ithal bir ideoloji olduğunu görmekteyiz. Türk halkının benimsediği ve geliştirdiği bir ideoloji olmamaktadır.
Dışarıdan dayatılan ve hastalık derecesinde olan, bugün dahi toplumlara soykırımı öngörecek kadar insanlık dışı bu ideolojinin bugüne kadar yaşaması nasıl mümkün olmuştur? Tarihsel olarak ele aldındığında; birtakım grup ve kişilerin hala soykırımı öngören ideolojide ısrar etmesine neden olan faktörlerin büyük ölçüde suni olduğu görülecektir. Ki Türk toplumunun Orta Asya’dan gelip Osmanlı devletinin oluşumuna kadar olan sürede Türk milliyetçiliğinin varlığına rastlanmaz. Osmanlı’nın yıkılışı ve Cumhuriyet’in kuruluşu süreçlerinde ortaya çıkan Türk milliyetçiliği, Cumhuriyet ile birlikte resmi ideoloji olmuştur. Bu resmi ideoloji toplumkırımların, soykırımların, katliamların zemini olmuştur. Bölgede yaşayan halkların yüzyıl boyunca asimilasyon, baskı, zor, katliam ile yüz yüze kalmasına neden olmuştur.
Türkler Orta Asya’dan Ortadoğu’ya göç ederken maddi gereklilikleri kapsamında gelmişlerdir. Orta Asya bölgesinde yaşanan kuraklıklar tarım ve hayvancılığın yetersiz kalmasına neden olmuştur. Gittikçe nüfus artışının yaşandığı Türk boylarında ekonomik anlamda sıkıntıların yaşanmasını beraberinde getirmiştir. Yine aynı bölgeyi paylaştıkları Moğolların saldırıları Türk boyları açısından sürekli bir güvenlik tehdidi yaratmıştır. Sadece dış saldırılar değil, kendi içlerinde yaşadıkları karışıklıklar da güvenlik açısından sorunlar yaratmıştır. Tüm bu sorunlar 6. yüzyıldan itibaren Türk boylarının Batıya doğru İran içlerine doğru göçleri başlamıştır.
Orta Asya’da göçebe şeklinde yaşayan Türkler ilk önce Ortadoğu’da da bu yaşam tarzlarını devam ettirmişlerdir. ‘At sırtında yaşam’ Türkler için kullanılan bir tabirdir. Bu onlara genel olarak dezavantajlar sağlamıştır. Kültür, dil, zihniyet ve yaşam tarzının kalıcılaşması ve kökleşmesini engellemiştir. Çok köklü bir kültüre ve geleneğe sahip olamamışlardır. Fakat sürekli hareketli olmaları onlara ciddi bir hareket kabiliyeti sağlamıştır. Göçebelikten kaynaklı sürekli başka toplumların alanlarına yerleşmeye çalışmışlar, bu da savaşlara neden olmuştur. Bulundukları bölgelerde sürekli bir savaş içerisinde olmuşlardır. Bu hem dışarıdan halklara karşı hem de kendi boyları arasında sürekli bir çatışmayı beraberinde getirmiştir. Türklerin bu koşullarda yaşaması onlara savaşçı özelliğini vermiştir.
Ortadoğu’ya göç ettiklerinde Türk egemen sınıfı (elitleri) Araplar ve Farslar tarafından saraylarda hizmetçi olarak kullanılıyorlardı. Halk kesimi ise bölgede ticaret ile uğraşırlardı. Uzun yıllar göçebe yaşamlarına bölgede de devam etmişlerdir. Hatta tarihçilere göre Araplar tarafından sarayda devşirilen Türklere ‘beyaz köle’ bile dendiği belirtilir. Bu egemen sınıfın amaçları dönemin devletleri ve imparatorluklardan yararlanmak ve çıkar sağlamaktır. Bu ulus bilinci ile yapılan bir şey değildir. O dönemde çıkarları neyi gerektiriyorsa onu benimseyeceklerdi. Ortadoğu’da dönemin imparatorlukları ve devletleri İslami’ydi. Bu devlette yer alabilmek ve faydalanmak amaçlı kolay bir şekilde İslam dinini benimsemişlerdir. Bu yüzden Allah ve Devlet arasında Türk egemenleri açısından bir fark yoktu. Bütün kutsallıkları devlet idi ve bu kutsallıktan faydalanmayı amaçlamışlardır. Söz konusu bahsedilen Türkler elbette elit, yönetim ve sultanlar tabakasını temsil edenlerdir. Halk olarak Türkler her zamanki gibi dışarıda bırakılmışlardır.
Abbasi halifesi de Araplar dışında kalan kesimleri orduya alıyordu. Bu şekilde Arapların isyan hareketleri engelleniyordu. Saraydaki Türk egemen sınıfı savaşçı özelliklerinden dolayı Arap ve Farslar tarafından asker olarak kullanılırlar. Savaşta başarılı olmaları onları komutanlık düzeylerine kadar çıkarmıştır. Hatta genel ordulara komuta edecek kadar yükselmiştir. Babek ayaklanmasını bastıran Afşin Abbasi devletinin ordu komutanıdır. Kendisi bir Türktür. Eşnas Et Türki, İnak et Türki, Vasîf de bunun gibi Abbasi devletinin önemli ve etkili komutanları olmuşlardır.
Rêber APO bu denli yükselişlerini İslam’ı seçmiş olmalarına bağlar. İslam’ı seçerek çok ciddi görevleri üstlenmişlerdir. Buna devşirilme de diyebiliriz. Türk Eliti ve egemenleri Ortadoğu’da kalıcılaşmak açısından, uygarlığın yaratımlarından, nimetlerinden faydalanmak için devleti en çıkar yol olarak görmüşlerdir. Bu nedenle kolay bir şekilde İslam’ı tercih etmişlerdir. Maddi çıkarlarını bu yol ile sağlayabileceklerini erkenden fark edebilmişlerdir. Çünkü Dönemin İslam devletleri Ortadoğu’nun hâkim güçleriydi. Özellikle ganimet anlayışından kaynaklı savaştan maddi olarak sonsuz şekilde faydalanabilmenin kapısını sonuna kadar açıyordu.
Türk elitlerinin ve egemenlerinin bu yolda kolay yükselmesinin bir başka nedeni ‘taklitçi’ olmalarından ileri gelir. Hitler ‘Türklerin en önemli özelliği taklitçi olmalarıdır’’ der. Bugün de hegemonik güçleri taklit ederek siyaset yaptıklarını görmekteyiz. İran’ı taklit ederek Ortadoğu’da hegemonik güç olmaya çalıştılar. Yine savaş teknolojisinde ise ABD özentiliği ile kendisini fazlaca abartan bir konuma geldi. Sonuç itibariyle Ortadoğu hegemonyası olma arayışının bir hayalden ibaret olduğu günümüzde açığa çıktı. Doğu Akdeniz ve Suriye hamleleri Türk devlet yöneticilerinin coğrafyanın gerçekliğinden ne kadar uzak olduklarını ortaya koydu.
Bu zamana kadar sahip oldukları herhangi bir Türkçülük düşüncesi yoktur. Abbasi devleti İslam devletiydi. İslam dinini benimseyince ve savaşçı yönleriyle birlikte ciddi görevlere gelmişlerdir. Halife üzerinde çok ciddi etki bırakmışlardır. Birçok halife ellerinde oyuncak olmuştur. Etkilerini ne derece olduğunu görmek açısından; dönemin halifesi diğer herkesten daha iyi ne kadar tahtta kalacağını bildiğini söylemiş, yanındakiler de halifeye ‘ne kadar’ diye sorunca Halife ‘Türkler istediği kadar’’ diye cevaplamış. Aynı zamanda Türkler Abbasi devletinde kontrolleri dışında olan halifeyi öldürmekten de çekinmemişler.
Şii Tarihçi İbn Tıktaka, Türklerin hilâfet makamı üzerindeki etkilerini şöyle belirterek yönetim üzerinde ne kadar etkili olduklarını gözler önüne sermeye çalışmıştır: “Türkler, Mütevekkil’in öldürülmesinden sonra hilâfet üzerinde önemli bir etkiye sahiptiler. Âdeta halife, onların elinde esir gibiydi. İsterlerse, onu makamında bırakırlar, isterlerse yönetimden uzaklaştırırlar, isterlerse de öldürürler.”
Muhtedî de Türklerle otoritesini kırmak için yoğun bir şekilde mücadele etmiş, hatta dönemin önemli komutanlarından olan Sâlih b. Vasîf ve Bâyık Bek'i öldürmesine rağmen bu etkiden kurtulamamış ve Türkler tarafından hilâfet makamından indirilerek hapse atılmış, birkaç gün sonra da idam edilmiştir. Türk komutanlar Mu'temid'i hilâfet makamına çıkartarak Abbâsî hilâfeti üzerindeki etkilerini devam ettirmeye çalışmışlardır. Bu dönemde Musa b. Boğa'nın Halife'nin nezdinde önemli bir konumunun olduğu görülmektedir. Ancak Halife, onun ölümünden sonra rahat bir nefes almıştır.
Araplar ve Farslar arasındayken kendi iç karışıklıklardan, aralarındaki iktidar savaşlarından dolayı Kürdistan ve Anadolu’ya doğru harekete geçtiler. Nihayetinde Kürdistan ve Anadolu’da oluşturdukları beylikler ile bölgeye yerleşmeye başladılar. Bu beyliklerin sonucunda Osmanlı devletini kurdular. Osmanlı devletinde ise çok uluslu ve çok kültürlü bir yapı bulunmaktaydı. İslam geleneğine dayanan bir Osmanlıcılık düşüncesi hakimdir. Bununla farklı yapıları bir arada tutabilmekteydi. Farklı yapılar ile kurduğu ittifaklar sayesinde bölgeye yayılmayı başarabilmiştir. Bünyesinde barındırdığı Kürt-Ermeni-Arap ve diğer halklar bir nevi özyönetime sahiptiler. Türk milliyetçiliği henüz gelişmiş değildi.
18. ve 19. Yüzyıllarda Avrupa’da yayılmaya başlayan milliyetçilik Balkanlarda da Osmanlı devletine karşı ayaklanmalara sebep oldu. Sonuçta Osmanlı devleti balkanlarda yenilgiye uğrayarak çıkmak zorunda kaldı. Bu ayaklanmalar milliyetçilik benimsenerek gerçekleştirilir. Osmanlı devletinin subayları milliyetçiliği bu ayaklanmalar ile uğraşırken öğrenirler. İsyanları bastırmada da Türk milliyetçiliği kullanılır. Rêber APO Türk milliyetçiliğinin kökeninin Balkanlar olduğunu belirtir. Namık Kemal, Şinasi gibi ilk milliyetçiler Balkan kökenlidirler.
Bununla birlikte Osmanlı’da ‘Genç Osmanlılar’ ve ‘Jön Türkler’ gelişme sağlar. Bu akımların sonucunda İttihat ve Terakki Cemiyeti adında Türkçülük ideolojisini benimseyen hareket ortaya çıkar. Türkçülük ideolojisini çok katı, geri bir şekilde hayata geçirirler. Osmanlı devletinin yıkılmasını çok kültürlü yapıya dayandırarak ‘tekleşme’yi reçete olarak yeni kurulacak devlete sunarlar. Ki Türkiye Cumhuriyeti’nin kadrolarının çoğunluğu doğrudan İttihat ve Terakki Cemiyeti üyesidirler. Bu cemiyetin üyelerinin önemli şahısları ve önde gelenleri doğrudan askeri okullarda yetiştirilirler. Birinci Dünya Savaşı Osmanlı’nın yenilgisi ile sonuçlanınca İttihat ve Terakki Cemiyeti resmen yasaklanır. Fakat CHP’ye dönüşür. Mustafa Kemal öncülüğünde cumhuriyetin kuruluşu gerçekleşir. Mustafa Kemal dahil, onunla birlikte hareket edenlerin büyük bir kısmı Jön Türk akımından etkilenmiş, İttihat ve Terakki Cemiyeti üyesi ‘Türkçülük’ ideolojisini benimsemiş kimselerdir. İttihat ve Terakki neyse CHP odur. Daha sonrasında bu milliyetçilik Kemalizm, Atatürkçülük, cumhuriyetçilik olarak adlandırılmıştır.
Kuruluş ideolojisi, İttihat ve Terakki ideolojisini içerir. Diğer tüm unsurlar bundan doğmuştur. Daha sonra bu milliyetçiliğe Kemalizm, Atatürkçülük, Cumhuriyetçilik ve Milliyetçilik adları verilmiştir. Birçok parti (MHP, Zafer Partisi ve diğerleri) bundan doğmuştur. Cumhuriyetin kuruluş felsefesi bu ideolojiye dayanmaktadır.
Türkçülük ideolojisinin kurucularının çoğunluğu Türk değillerdir. İttihat ve Terakki Cemiyeti kurucuları Arnavut, Kürt, Çerkez ve Arap’tırlar. Ayrıca Jön Türklerin önemli bir kısmı Mason Localarına üyedirler. Enver, Talat ve Sait Halim başta olmak üzere İttihat ve Terakki üyeleri Mason localarından gelen kişilerdir. Balkan kökenli olan bu kişilerin Türk oldukları bile tartışmalıdır. Sonuç itibariyle Türk halkının ideolojisi olarak benimsetilen Türkçülük ideolojisinin dışarıdan ithal edildiği ve Türk halkına benimsetmeye çalışanların Türk olmadığını tarih araştırması yapanlar çok kolaylıkla göreceklerdir.
Editörden















