KU TR

Toplumsal tarihe baktığımızda insanlığın var oluşu ve toplumsallığı için gerekli olan her şeyin, tüm ilklerin kadın aklında, yaşam bilgeliğinde ve kadın kutsal değerlerinde yaşam bulduğunu  görürüz. Her bir karesinde kadın dokunuşlarının olduğu yaşam belki de tüm tarih zamanlarından daha özgür, daha güvenli, daha yaşanılır ve daha adaletliydi. 

Anacıl toplumdaki kadının doğal otoritesi aynı zamanda özgür geleceğin teminatıydı. Kadının yaşam güvencesini elinde tuttuğu, yaşam ve toplum duyarlılığı ile kendi savunma sistemini kurduğu zamanlarda yaşayan topluluklarının, günümüzde son model savaş teknolojisi ile donatılmış devasa orduların sözde koruması altında tutulan modern topluluklardan daha güvende ve daha az tehlikede yaşadığını söylemek elbette mümkündür. Her şeyden önce ana kadın toplumundaki özsavunma yapay, çıkar amaçlı, inşa edilmiş, taklit bir özsavunma değildir. Toplumsallaşmanın henüz ilk zamanlarında kendi çocuklarını koruma temelli bir içgüdü olarak ortaya çıkan savunma anlayışı, zamanla da kendi toplumunun savunulması ve korunması sorumluluğuna dönüşmüştür. Varlığımızın üç temel şartı olan üreme, savunma ve beslenme olaylarının tarihsel ve toplumsal gelişimine baktığımızda da yine  aynı kadınlarla karşılaşırız.  Nasıl ki üreme ve beslenme dişil karakterli ise, esasında özsavunma anlayışı da dişil karakterlidir. Tarihsel toplum kendini savunmayı, toplumu savunmayı kadından öğrendi. Bugün tüm dünyada oluşturulan erkek ordularının yarattığı algı ile erkek karakterli ya da erkek işi olarak bilinen özsavunma anlayışı, ezber bilmelerin aksine tam da kadın karakterli, kadın işidir. Erkek egemen sistemin sözde savunma faaliyetleri dünyanın her yerinde katliamlara, sömürüye, tecavüze, daha çok kan dökmeye, sürgünlere ve halkların onulmaz acılarına dönüştü. Ancak kadın aklıyla ve öncülüğünde yapılan özsavunma ile insanlar onbinlerce yıl boyunca içerisinde barışın, huzurun, adaletin olduğu şiirsel bir yaşam yaşadılar. Bu anlamda her şeyden önce ‘savunma erkek işidir’ algısını kırmak gerekir. Tarihsel gerçekliğimiz bu algının kırılması için gerekli olan yeterli bilimsel ve sosyolojik veriyi sunmakta, hakikate ışık tutmaktadır.

Peki bu hakikate ışık tutan gerçekler nelerdir? Öncelikli özsavunmanın varlığın devamı ile ilgili bir konu olduğu temel gerçekliktir.  Sadece insan toplumu değil, bir ceylandan bir gül çiçeğine kadar kendini savunamayan her şeyin bir varlık gerekçesinin olmayacağı ortadadır. Varlığın oluş halinde seyrinin devamı için her şeyden önce ‘ben varım’ diyebilmesi gerekir. Her varlık bunu söyleyebilmenin yöntemini kendi koşulları çerçevesinde bulur. Kadın kendi varlığını toplumuyla korumuş ve toplumsallığın, komün olmanın dili ile ‘ben varım’ diyebilmiştir. Bu nedenle sadece kendisinin, kendi çocuklarının değil tüm klanın, tüm toplumunun özgür geleceği olmuştur.

İkinci gerçek, özsavunmanın birey için, kadınlar için bir kendi olma eylemi olduğu ve ancak kendisi tarafından gerçekleştirilebileceğidir. Özsavunma kişinin kendi eylemi olmalıdır. Özsavunma başkasına bırakılamayacak, devredilemeyecek, kiralanamayacak bir durumdur. İsterse bir birey olsun, bir kurum ya da bir halk olsun bu böyledir. Özsavunma kişinin ya da o halkın kendisi tarafından gerçekleştirilirse bir haktır, kaldı ki başkaları temsilen senin özsavunmanı yapıyorsa o hak değil, senin adına hak iddia etmedir. Kaldı ki başkalarının senin adına özsavunma yapma çabası bütün kötülüklerin başı olarak da vuku bulmuştur. Meşru olmayan saldırılar ve savaşlar, işgal orduları, iktidar devletleri gibi kötülük aygıtlarının oluşumu hep başkalarını savunmak adı altında meşrulaştırılmaya çalışılmıştır. Kendi halklarının öz savunma hakkı olarak meşrulaştırılan egemenlik savaşları toplumsal tarihin en kanlı çatışmalarını beraberinde getirmiştir.  Önderlik;“Devlet insan emeği üzerine kurulan hâkimiyet ve zor aygıtıdır. Devlet zoru hâkimiyet içerdiği için her zaman gerici rol oynamış ve her zaman çok abartılı ve acımasız uygulanmıştır” der. Bu nedenle devletten beklemeden her birey kendi özsavunmasını yapmayı yaşamın vazgeçilmez bir önkoşulu olarak ele almalıdır. Bu özellikle kadınlar için daha hayati önemde. Bin yıllardır her türlü geri geleneksel saldırıların, ideolojik operasyonların, tecavüzlerin ve soykırımın hedefi olan kadınlar kendi özsavunmasını yapamasınlar diye iktidar güçleri birçok yalan, manipülasyon geliştirmiştir. Erkek egemen zihniyeti yıllarca kadınlara ‘siz evinizde oturun, biz size savunuruz, ne de olsa savunma bizim işimiz’ diyerek kadınların her şeyden önce varlık olma hakkı ellerinden alınmıştır. Belirttiğimiz birinci gerçekten de hareketle, her varlık ancak kendisini koruyabilir, kendisini koruyabiliyorsa varlıktır. Başkalarının bizleri koruma girişiminde ve eyleminde bulunması varlık hakkımızın elimizden alınmasıdır. Tanrının tüm insanlığı koruduğu, orduların ulusları koruduğu, erkeklerin kadınları koruduğu, babaların çocuklarını koruduğu ya da öyle olması gerektiği algısının yaratılması tam bir yalan ve manipülasyondur. Kadınlar olarak binyıllarca en iyi yaptığımız iş olan savunma işini yine aynı akıl ve duygularlar gerçekleştirmek aynı zamanda bu yalanlardan arınmak ve onları teşhir etmektir.

Üçüncü gerçek, özsavunmanın bir zaman aralığına sığdırılmış bir eylem olmadığıdır. İnsan varlığının özellikle de kadınların toplum içerisinde bitimsiz bir savaşı var. Sadece kadın olarak dünyaya gelmiş olmak bile henüz ilk günden bol mücadeleli, kavgalı bir yaşamın başlangıcı demektir.  Kadın biyolojik, sosyal, politik anlamda sürekli savaşta ve savaşçıdır. Eğer savaşçılığın ilk şartı kendini savunabilmek ise ve bu kavga çokca devam edecek gibi görünüyorsa özsavunmayı dönemsel ele alamayız. Özsavunma her zaman, her yerde olmalıdır. Kısa vadelere de sığdıramayız. Bu anlamda yaşadığımız en büyük sorunlardan bir tanesi de özsavunmayı belli bir zamana sığdırılmış bir görev olarak ele almamızdır. Ya da özsavunmayı sadece bir kurumun ya da bir alanın göreviymiş gibi görmemizdir. Bunlar bireyin kendi özsavunmasından, halkın özsavunma kurumlaşmasının önünde bir gerekçe olamaz. Varlığımızı devam ettirebilmemiz için özsavunmanın önemi bireyin yaşamının her anında hep aynı önemdedir. Bu nedenle kısa vadeli bir görev değildir özsavunma, bir yaşam anlayışı, bir yaşam kültürüdür. Özsavunmayı katı ve yerine getirilmesi gereken bir görev olarak ele alırsak, görev süresi sona erdiğinde tekrardan darbelere ve saldırılara açık hale gelmiş oluruz. O zaman bizleri savunması için kimden ne talep edeceğiz? Özsavunma talep edilmez, gerçekleştirilir. Özsavunma bir rica minnet meselesi değil, özellikle kadınların boyun eğmeyen özgürlük eğilimidir. Bu nedenle özsavunmayı en az ekmek ve su kadar yaşamın ayrılmaz bir parçası olarak görmek kadın olarak özgür varoluşumuzun da temel anlayışıdır.

Dördüncü gerçek ise özsavunmamızı gerçekleştirebilmek için kabule ve yasalara ihtiyaç duymayacağımızdır. Kaldı ki özsavunma onay beklemez. Birileri yasalar yoluyla özsavunma hakkımızı tanımıyor diye durdurabileceğimiz, başka bir zamana erteleyebileceğimiz bir eylem değildir. Kaldı ki özsavunma toplumsal yaşamın kendisinden kopuk gizli, illegal bir oluşum olarak da örgütlenemez. Özellikle bu süreçte, bilhassa Kürtler ve kadınların kendilerini korumaları için illa bir yasaya da gerek yoktur. Bu konuda halk olarak da yanılgılı yaklaştığımız ve bir algı düzeltilmesine ihtiyaç duyulan yanlar var. Bizler her zaman özel bir örgütlülüğün ya da askeri güçlerin, devlet onaylı kolluk kuvvetlerinin bu işi yapabileceğini öngördük. Halbuki özsavunma organizasyonunun yönetimi de, örgütleyicisi de, eğitmeni de, savaşçısı da halkın kendisidir.

Önder Apo 2008 yılında yaptığı bir değerlendirmede özsavunma ilişkin tüm bu gerçeklerin hepsini ‘Gül Teorisi’nde somutlaştırıyor. ‘’Ben Gül Teorisi diyorum. Gül üzerine düşündüm. Gül, kendini korumak için diken çıkarıyor. Bir gülün, bir bitkinin bile öz savunması vardır. Özsavunma için doğaya, tabiata bakmak bile yeterlidir. Bir gül kadar bile kendimizi özsavunmaya hakkımız yok mudur? Özsavunma kutsaldır. Hatırlıyorum küçükken bizim köyde ihtiyar bir amca vardı, diyordu ki, “biz kuru tahtalar gibiyiz”. Ben “bu nasıl olur?” diyordum. Bir ağaç bile kayaları delerek kök vermekte, kendini yaşatabilmektedir. Bunun kadar da mı olamıyoruz?’’

Önder Apo’nun bu değerlendirmesi şüphesiz en çok da biz kadınları ilgilendiriyor. Kaldı ki doğaya ve tabiata nasıl bakılacağını, onu nasıl takip edebileceğini, ondan nasıl sonuçlar çıkartıp toplumsal alanda işleyebileceğini bilen kadındır. Bizlere bir gül kadar bile özsavunma hakkı tanımayan iktidar güçlerine karşı örgütlü bir özsavunma gerçekleştirmek içinden geçtiğimiz değişim ve inşa sürecinin başat görevidir. İrademize ve özgürlüğümüze karşı yapılan saldırlar karşısında kendimizi anlama, koşullarımızı tahlil etme ve bu koşullar çerçevesinde kendimizi koruyup yaşatabileceğimiz örgütü oluşturma, kendimizi direnç odağı haline getirme ve savunma kararlılığına ulaşma demokratik komünal toplum bireyi olmanın olmazsa olmazıdır. 

Duçem Cansel