KU TR

Cumhuriyet Kürtler açısından tarih boyunca en trajik olayların yaşanmasına neden olmuştur. Kürtler asimilasyon, soykırım, tehcir ve tüm bunların toplamı olan Kültürel Soykırım cenderesine alınmıştır. Bir yüzyıl boyunca devletin sistematik olarak yürüttüğü başat politika Kürt kültürel (zihinsel) soykırımı olmuştur.

Cumhuriyet Kürtleri soykırım cenderesine aldı

Osmanlı devleti son yıllarını yaşarken örgütlenmeye başlayan İttihat Terakki cemiyeti ilk olarak 1889 yılında ‘’İttihad-ı Osmani Cemiyeti’’ adıyla gizli bir örgüt olarak kurulur. Yeni kuşak gençlerden oluşan bu yapı Sultan Abdülhamid’e muhalif durup, Kürt soykırımına giden yolda başat rol oynar. 1913 yılında ‘’Babıali Baskını’’ ismiyle bilenen darbe ile Osmanlı yönetimini tamamen ele geçirirler.  Bu yapı 1913 yılından sonra Enver, Talat ve Cemal adlı paşaların yönetiminde varlığını sürdürür. İdeolojileri Türkçülük üzerine kuruludur. Devlet içerisinde kadroları azımsanmayacak dereceye fazladır. Mustafa Kemal de İttihat ve Terakki Cemiyetinden biridir. 1918 yılında Osmanlı savaşı kaybedince üç paşa (Enver, Talat ve Cemal) hakkında idam kararı alınır. Üç paşa da Osmanlı’yı terk etmek zorunda kalsalar da Talat ve Cemal paşalar Ermeniler tarafından öldürülür. Enver ise Orta Asya’da bir savaşta ölür. Resmi olarak İttihat ve Terakki hareketi Osmanlı imparatorluğunun çöküşünden sonra 1918’de son bulmuş olsa da kadroları ve zihniyeti Cumhuriyetin kurulmasında etkindir. Özellikle Türkçülük ideolojisiyle geliştirilen tüm soykırım uygulamalarında bu yapının izleri ve imzaları vardır. Yaşanan birçok soykırım uygulamasının birebir fermanını bu yapının kadroları vermiştir. Örneğin Talat, Cemal ve Enver paşalar Ermeni soykırımın baş mimarlarıdır. Ermeni soykırım planını hazırlayanlar bu üç paşadır. Fakat zihniyet boyutunda yalnızca bu üç paşa değil İttihat ve Terakki diye adlandırılan partinin zihniyeti soykırımcılık üzerinden şekillendirilmiştir. Daha sonraki yıllarda bu soykırımcı zihniyeti Cumhuriyetin temeli yapan birçok parti ve kuruluş ırkçı geleneğe bağlı kalıp onlarca soykırım, katliam ve fermana imza atmış ve uygulamıştır.

Kürt inkârının başlaması

Osmanlı’nın yıkılmasından ve 30 Ekim 1918 Mondros Ateşkes Antlaşmasından sonra Osmanlıdan kalanları İngiltere-Fransa-Rusya gibi ülkeler işgal edip denetimine almak isterler. Buna karşı tepki olarak doğan Kuva-yi Milliye işgale karşı direnişi esas alır. Mustafa Kemal 1919’da Samsun’dan başlayarak Erzurum ve Sivas’ta sırayla Kongreler yapar. Bu Kongrelerde tüm halklara yerelden yönetim kendini temsil haklarıyla ilgili sözler verilir. Buna dayanarak başlatılan Kurtuluş Savaşı zaferinden sonra Mustafa Kemal öncülüğünde Türk devleti 1921 anayasasını hazırlanır. Esas amacı yürütülen milli mücadeleyi hukuki zemine bağlamaktır. Bu anayasada yerelden yönetimlerin önü açılarak Özerklik sistemi tartışılır. Yapılan vatandaşlık tanımında ise her bireyin hak sahibi olmasına önem verilir. Yani etnik kimlik veya din ayrımı olmaksızın Devletle siyasi bağ kurabilen herkes vatandaş kapsamında tanımlanır. Fakat daha sonra uygulanan soykırım politikalarına bakılınca burada Kürtler veya diğer halkların dışlanmamasının nedeni eşitliğe olan duyarlılıktan ziyade Kurtuluş savaşı sırasında Kürtlere duyulan ihtiyaçtan olduğu anlaşılıyor.

Uygulanan soykırım saldırılarından önce çok kapsamlı bir şekilde bunun koşul ve zeminleri yaratılır.  Sözde Dr. Friç adında Alman bir yazarın yazdığı iddia edilerek dolaşıma sokulan düzmece ‘Kürtler’ kitabında Kürt halkının açıktan inkârı başlatılır. Böyle çirkince çıkarlar için hazırlanan kitapta Kürtlerin Tarihin hiçbir yerinde yer almadıkları, dillerinin suni bir dil olduğu iddia edilir. Medenileşmemiş aşiretler olarak küçümsenirler. Oysa gerçekte tıpkı içinde yer alan düzmece bilgiler gibi bu kitabın yazarı olarak tanımlanan Dr. Friç adında bir yazar da yoktu. İnandırıcı bir bilimselliğe dayandırmak için ‘Alman’ yazar tercih edilmişti. Böyle çirkin yöntemlerle hiçleştirilen, tarihi, kimliği, kültürü, toplumsallığı, ülkesi muğlaklaştırılıp tanınmaz hale getirilmek istenen Kürt halkına karşı soykırım zeminleri hazırlanır.

24 Temmuz 1923 yılında Lozan Antlaşması ile birlikte Türkiye Cumhuriyeti adıyla ulus-devlet resmileştirilir. Lozan Antlaşmasıyla birlikte 1920 de resmileştirilen ve ulusal ant anlamına gelen Misak-ı Milli kararlarına ters düşülür. Bu karar Kürdistan’ın coğrafi, siyasi, kimliksel, manevi, ulusal, kültürel parçalanmasına sebep olmuştur. Hem Ortadoğu da hem de genel Dünyada Kürt halkının iradesine ket vurulmuştur. Özgürlük mücadeleleri defalarca yaşansa da özelde bu parçalanmanın yarattığı etkiden dolayı sonuç alınamamıştır. Yıllar içinde anlaşılmıştır, ki kaybedilen sadece sınırlar değil Kürt halkının siyasi, kültürel, ekonomik, manevi, ülkesel, özgürlüksel  birçok yönden geleceğinin elinden alınmasıdır. Sonuç olarak Misak-ı Milli ile verilen sözlerden dönülmesi Kürt halkına yapılan en büyük, planlı saldırı ve soykırımların önünü açmıştır. Dört ulus-devlete kurban edilen Kürdistan ve Kürt halkı adeta tarihsel travmalar yaşamıştır. Ayıca günümüze kadar gelen bölgesel gerilim, kriz ve savaşların da bir aracı haline getirilmek istenmiştir.

Türkiye’de inşa edilen ulus-devletleşmesinin dışarıdan (hegemon devletler tarafından) dayatılmış boyutları olmakla birlikte ‘Türkçülük’ esasıyla devletin Kürtleri soykırım cenderesine alması çok yönlüdür. Cumhuriyet kurulmadan birkaç yıl öncesinde devletin birçok kademesinde rol alan, Türklerle stratejik müttefik olan Kürtlerin doğrudan inkâr ve imhasına geçilir.

Ulus-devlet ile Türk ulusuna ait bir devlet inşa edilmeye çalışıldı. Cumhuriyetin ilanından sonra hazırlanan 1924 anayasası Kürtlerin devlet tarafından ilk inkâr yasalarının resmiyet kazanmasıdır. 1924 Anayasasında kararlaştırılan vatandaşlık tanımı anayasanın 88. maddesinde şu şekildedir: Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle (Türk) ıtlak olunur. Anlamı şudur: Din veya ırk ayrımı olmaksızın, Türkiye Cumhuriyeti'ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür. Yapılan bu vatandaşlık tanımı ile diğer halklar Türk olarak tanımlanır.

Bunu sadece Türk’ün üstünlüğü olarak anlamamak gerekiyor. Türkler açısından yaratılmak istenen bir ideal vatandaşlık olgusu var. Uydurulan Türk tarih tezi ve güneş dil teorisi ile suni ideoloji yaratılmaya çalışıldı. Halbuki böylesi ırkçılığa yol açan teorilerin hiçbir bilimselliği ve doğruluk payı yoktu. 

Türk Cumhuriyeti, Osmanlı’nın yıkılmasının nedeni olarak farklılıkları gösterirken tekleşmede çıkış bulacağını düşünüyordu. Bu nedenle sadece Kürtler değil diğer tüm halklar da bu tekleşme cenderesine alındı. Ermeni ve Rumlar da bu kapsamdadır. Ermeni soykırımı ulus-devlete giden yolda bir adımdır. Diğer azınlıklar ya Türkleşmeyi benimseyip dahil oldular ya da soykırım veya tehcir ile yüz yüze kaldılar.

Kürtler ise tekleşmeye en yüksek düzeyden tepkiyi veren kesim oldu. Kürtler hem nüfus bakımından fazlaydı  hem de bu topraklarda uzun süre özyönetim ile kendileri bir irade halindeydi. Devletin de birçok mertebesinde önemli rol ve görevleri bulunmaktaydı. Fakat onlarca hile ve planla yeni kurulan ulus-devlette herkes Türkleşmeye alınmıştı. Buna göre de politikalar belirlenmişti.  Kürtler de her yol ve yöntem denenerek asimile edilmeye çalışıldı. 

İnkar siyaseti gelişirken oluşturulmaya çalışılan zihniyet Cumhuriyetin kadroları tarafından ağza alınarak dillendirilmeye başlamıştı. Mustafa Kemal Atatürk’ün yakın çalışma arkadaşı ve millet vekilliği, adalet ve ekonomi bakanlığı yapan Mahmut Esat Bozkurt ‘’Türkiye’de Türk’ten başka kimse hak iddia edemez, Türk olmayanlar ancak köle olabilirler’’ demiştir. Türk ve Türkçe böyle göğe çıkarılırken diğer tüm dil ve halklara adeta değersiz bir nesne gibi yaklaşılıyordu. Bir örnekle belirtirsek; Kürtler elindeki buğday, hayvan, yün vb. ürünleri satmak için ortak pazarları, hanları kullanıyor. Fakat bu insanlara ticaretlerini sadece Türkçe yapmaları dayatılır. Hatta buna uymayan, Türkçe bilmeyen ve Kürtçe konuşanlara karşı Kürtçe kelimeler için tüccarlardan kelime başına para cezası alınmıştır. Tüm bunlar  Kürtlerin soykırımı hedefinde yürünen yolun gerekliliği olarak görülüyordu. Farklı şekillerde soykırımı ve inkarı meşrulaştırmaya çalışıyorlardı. Doğrudan Kürtlerin Kızılderililer gibi yok edilmesini savunanlar da vardı. Soykırım ve inkara dayalı, temelsiz, yalan olan iddialarla Kürtlerin ‘Dağ Türkleri’ olduğu propagandası yapanlarda vardı. Tahammülsüzlük, saldırı, itibarsızlaştırma her geçen gün kendini bir başka şekilde yansıtıyor. Bir süre sonra Osmanlı padişahının Kürdistan olarak tanımladığı, Mustafa Kemalin Kürt Mebusları dediği Kürtlerin Kürt ve Kürdistan kelimeleri yasaklanıp yerlerine ‘Şark-Doğu’ kavramları yerleştirilir. Hatta bazıları daha da ileri giderek adeta bir nesneye isim verir gibi adlandırmalarla  Kürt halkının varlığına, tarihine, kültürüne hakaret etmişlerdir. Bunlardan biri de Kazım Karabekir’dir. Kendisi yazdığı Kürt Raporu taslağında Dersim’lilerin aslen Türk olduğunu yazar. Kimyasalla, hava harekatıyla, yakarak, kafalarını keserek ve sayısız ölüm yöntemiyle on binlerce insanı katliamdan geçirdikleri yetmezmiş gibi birde bu halkı Türk olarak tanımlayarak soykırımı sonuçlandırmak isterler.

Kürtlerin kültür gücü, nüfusu, doğal özyönetimleri Türk Cumhuriyeti’nin soykırım ve asimilasyon saldırılarının diğer halklara uyguladığı gibi kolay sonuç vermesinin önüne geçmiştir. Bu nedenle çok daha titiz ve kapsamlı soykırım ve asimilasyon yöntemleri denenmiştir. Cumhuriyet Kürtler açısından tarih boyunca en trajik olayların yaşanmasına neden olmuştur. Kürtler asimilasyon, soykırım, tehcir ve tüm bunların toplamı olan Kültürel Soykırım cenderesine alınmıştır. Bir yüzyıl boyunca devletin sistematik olarak yürüttüğü başat politika Kürt kültürel (zihinsel) soykırımı olmuştur.

Editörden