KU TR

12 Eylül 1980 tarihinde Kenan Evren öncülüğünde gerçekleştirilen darbenin neden ve ne amaçla yapıldığını Rêber APO beşinci savunmasında dönemin koşulları ile birlikte değerlendirmektedir. Dünya kapitalist sisteminin yaşadığı bunalımı aşma çabasında olup Türkiye’de de bunalımı aşmaya çalışmıştır.

NATO Gladio’su tarafından hazırlanan ve gerçekleştirilen darbeyi Rêber APO ‘1970’ler Dünyasının koşullarını doğru tanımlamak’ başlığı altında kapsamlı analizler ile değerlendirmektedir. Rêber APO’nun Kültürel Soykırım Kıskacında Kürtleri Savunmak’ adlı savunmasındaki değerlendirmeleri şu şekildedir:

‘1970’ler Dünyasının koşullarını doğru tanımlamak’

Hiçbir düşünce hareketi insanın içinde yaşadığı maddi formlardan bağımsız olarak gelişmez. Önemli olan düşüncenin hangi maddi formları yansıttığıdır. Toplumsal gerçeklik söz konusu olduğunda, maddi formların düşünce formlarının inşa edilmiş, kurumlaşmış halidir diyebiliriz. Toplumsal formlar dil dahil, düşünce ve zihniyet oranları yüksek esnek doğalar olarak değerlendirilmelidir. Esnek doğalar düşünce enerjisinin sıkça dönüşüp form kazanmasıyla oluşurlar.

1970’ler dünyasının hegemonik sistemi kapitalist modernitedir. Batı Avrupa merkezli bu sistemin yükselişi ve hegemonik karakter kazanması son beş yüzyılın eseridir. Aynı sistem 16. Yüzyıldan 18 yüzyılın sonlarına kadar ticari kapitalizm, 18. Yüzyılın sonlarından 1970’lere kadar endüstriyel kapitalizm, 1970’lerden sonra da finans kapital hegemonyasıyla kendini küreselleştirerek sürdürür. Dönemler arasındaki fark sermayenin niteliksel dönüşümüyle ilgilidir; daha doğrusu sağladığı kar miktarıyla bağlantılıdır. Ticari kapitalizm manifaktür sanayisinde yaşanan dönüşüm ve finans sistemlerinin geliştirilmesiyle kendini karakterize eder. Uzun mesafe ticareti karı azamileştirmektedir. Bu nedenle denizaşırı ve kıtalararası ticaret geliştirilmektedir. Sanayi kapitalizmi üretimin fabrikalaştırlmasıyla azami karı gerçekleştirmektedir. Hem ticari hem de sınai kapitalizmde finans araçları (para, senet vs) esas olarak değişimi ve üretimi hızlandırmada rol oynamaktadır. Kendi başlarına azami kar oranlarına erişme durumunu henüz kazanmamışlardır. Böylesi bir olanak 1970’ler dünyasında para sisteminin değiştirilmesiyle, yani Dolar’ın altın karşılığında basımından vazgeçilmesiyle elde edilmiştir. Bu açıdan 1970’ler dünyası paradan para kazanmanın azami kar oranına erişimini ifade eder. İnsanlık tarihinde ilktir. İlk iki dönemde hem fikir hem de mal üretiminde yaratıcılık vardır. Fikrî oluşumlarda ve mal üretiminde kapitalizmin diğer sömürü sistemlerine oranlar belirgin bir üstünlüğü bulunmaktadır. Aynı oranda toplum üzerindeki hakimiyetinde de üstünlüğünü katmerleştirmektedir. Endüstriyalizm ve ulus-devlet iktidarı kapitalizmin hegemonik zaferi anlamına gelmektedir. Azami kar ancak endüstriyalizm ve ulus-devletçilik toplumda egemen olduğunda gerçekleşmektedir.

‘Azami Kar gerçekliği toplumun çöküşüyle eş anlamlıdır’

Finans kapital döneminde artık fikrî yaratıcılığa ve üretim ahlakına gerek kalmamıştır. Paranın egemenliği veya tanrılaştırılması (Ulus-devlet sanayi kapitalizminin tanrısı iken, para finans kapitalizmin tanrısıdır) finans kapitalizmine özgüdür. Para finans kapital çağında sadece değişim, birikim ve üretimi hızlandırma aracı değildir, bizzat toplumla ilgili her şeye (Buna ulus-devlet de dahildir) hükmeden araç veya öznedir. Bu özelliğini nasıl kazandığını açığa çıkarmak, uygarlık tarihinin kapsamlı biçimde çözümlenmesini gerektirir. Fakat özce kavramak istersek, Pazar ve iktidar olgusunun azami yoğunlaşması olarak tanımlayabiliriz. Tanımı gereği hem ekonomik pazarı hem de ulus-devlet iktidarını kendine bağlayacak kadar üstünlük kazanmasını ifade etmektedir. Geriye para araçları üzerinde oynamak kalıyor ki, borsa döviz ve faiz olguları bunun için yeterli imkânı sunmaktadır. Para sahipleri hiç çalışmadan, yeni yaratıcı fikir ve üretim yöntemlerine başvurmadan, bu araçlarla azami karı ilk iki döneminkiyle karşılaştırılamayacak denli büyütmektedir.

Azami karın gerçekliği toplumun çöküşüyle eş anlamlıdır. Toplum tarih boyunca çok sıkı ahlaki ve politik normlarla varlığını geliştirip sürdürmüştür. Uygarlık tarihinden önce insanlık zataen kar olayını tanımamaktadır. Üretim ve fikir hem kar olgusuna imkan vermemekte hem de üretim fazlası ortaya çıktığında ‘armağan ekonomisi’yle dağıtmaktadır. Kârı ve sermaye birikimini en büyük günah saymaktadır. Uygarlık tarihi boyunca toplumun marjinal yapılarında, gizli dehlizlerinde üreme imkanı bulduğunda ise kendisine çok sınırlı yaşam şansı verilmekte, sıkça müsadere edilmektedir. Özellikle dinler sermaye birikimini andıran murabaha sistemini en büyük günay saymışlar, tanrıya şirk koşmakla bir tutmuşlar ve yasaklamışlardır. Bu yaklaşımın altındaki temel etken sermaye birikiminin anti-toplumsallığı ve toplumsal çöküntüyle ilişkisinin erkenden fark edilmesidir. Uygar toplumun iktidar sahipleri ile ekonomiyi yönlendiren kâra yönelik bu yaklaşımları, hükümranlıklarının ve sömürüleri altındaki toplumsal varlığın sürdürülmesi ve çökmemesi içindir. Bu güçler kâr ve sermayenin yol açacağı tehlikenin farkındadırlar.

‘Kapitalizm özünde kriz yaratan bir sistemdir’

Kapitalizmin ilk iki çağında finans sisteminin öne çıkıp başat rol oynamasına ağırlık verilmemesi ve buna ilgi gösterilmemesi de geleneksel yaklaşımın etkisinin halen güçlü olmasıyla bağlantılıdır. Zaten özünde kriz yaratan bir sistem olan kapitalizm binlerce yıl zindire vurulmuş bir canavar olup, batı Avrupa’da kilisenin ve iktidarın ağır bunalım geçirmesinden yararlanarak kefesini parçalamış ve toplum üzerinde yeni tanrısallık olarak hüküm sürmeye başlamıştır. Kapitalizmin normal bir toplumsal düzen olmadığını, olamayacağını iyi bilmek gerekir. Kapitalizm toplumu meşru bir sistem olduğuna ikna etmek için tüm felsefi akımları ve sosyal bilimleri (Buna kısmen bilimsel sosyalizm de dahildir) imdadına ve yanına çağırmıştır. Özellikle ekonomi-politik kapitalizmin meşrulaştırıcı kutsal kitabıdır. Öyle yorumlamak gerekir. İnsanlık tarihinde, toplumsal gerçeklikte böyle algılanan bir hakimiyet ve sömürü sistemi olarak finans çağıyla birlikte tümüyle kontrolden çıkmakta, toplumla ve hatta çevresiyle ilgili her şeyi kontrolü altına almaktadır. 1970’lerdeki büyük karşıdevrimi böyle tanımlamak hayati önem taşımaktadır.

‘Kapitalist modernitenin bunalımı Türk ulus-devletinin bunalımı demekti’

Henüz taze olan hatıralarımızdan bilmekteyiz ki, 1970’lerin karşıdevrimi 1968’lerde zirve yapan anti-modernist kültür devrimine karşı geliştirildi. 1970’lerde finans kapitalin egemenlik çağına geçiş, taktığı masum ekonomik dönüşüm maskesiyle izah edilemez. Finans kapitalin egemenliği iki Dünya Savaşı, tarihin en kanlı yüzyılı olan 20. Yüzyılın savaşları, daha da ötesinde son beş yüzyılın sınıfsal egemenlik ve sömürgecilik savaşlarının mirası ve topluma karşı tepeden tırnağa savaş demek olan ulus-devlet iktidarı üzerinde yükselmektedir. Sadece azami kâra bakan, ekonomiyi ekonomi olmaktan çıkaran, bir yandan tüketim çılgınlığını körüklerken, diğer yandan açlık ve işsizlik ordularını dağ gibi büyüten bir sisteme veya kaotik düzene dayanmaktadır. Medya hegemonyasıyla insan zihni ve ahlakının yirmi dört saat bombardımana tabi tutulduğu bir karşı zihniyet ve ahlaksızlaştırma savaşına, insanlık adına son beş yüzyıla devredilmiş ve miras bırakılmış ne varsa ve devrimlerle (özellikle büyük Fransız ve Rus devrimleri ile) ne kazanılmışsa hepsiyle savaşmaya dayanmaktadır. 1970-1990 döneminin Ronald Reagan, Margaret Thatcher ve Mihail Gorbaçov neo-konformizmin Fransa ve Rusya’nın iki yüzyıllık büyük devrim miraslarının tasfiyesini ifade ettiğini biliyoruz. Finans kapitalin hegemonik güç haline gelmesinin dönem olarak neo-konformizmle çakışması tesadüf değildir.

1970’ler Türkiye’si yavaş yavaş dünya çapında yaşanan devrim ve karşıdevrimin etkisi altına giren bir Türkiye’ydi. Nitekim 1968 Gençlik Devrimi ve 1980’deki ekonomik ve askeri karşıdevrimler (24 Ocak Ekonomik Kararları ve 12 Eylül askeri operasyonları) sonucunda, kalın duvarlar örerek korumaya çalıştığı bu dünyaya dahil olmaktan kendini kurtaramadı. Dünya çağında yaşana kapitalist sistem bunalımı Türkiye’de kendisini Beyaz Türk faşizminin bunalımı olarak yansıttı. Kapitalist modernitenin bunalımı Türk ulus-devletinin bunalımı demekti.

12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 askeri darbeleri, sivil faşist unsurların bastıramadığı devrimci hareketlerin ancak askeri darbeyle durdurulabildiğini gösterir. Sistemin bu en muhkem kalesi sürekli karşıdevrimci sivil faşist hareketlerle takviye edilen askeri darbelerle korunabilmektedir. 1925’ten beri başta Kürt kimliği olmak üzere faşist moderniteyi tehdit eden tüm kültürel varlıklara ve demokratik kıpırdanışlara karşı savaş halinde olan Beyaz Türk komplocu sistemi açığa çıkıp teşhir oldukça daha da çılgınlaşıyordu. NATO Gladio’sunun en güçlü operasyonel birimlerine sahipti. Tüm siyasi yapılanmaları avucunun içine almıştı. Sınırlı ölçüde bir kontrolden çıkış ya sivil faşist odaklarla bastırılıyor ya da bu güçler yetmeyince tüm ordu harekete geçiriliyordu. Halkını bu denli kontrole alan başka bir örnek yoktur. Dolayısıyla Beyaz Türk modernitesinin bunalıma girmesi küresel sistemi yakından ilgilendiriyordu. 12 Eylül faşist darbesiyle bunalımdan çıkılmak istendi. Ekonomik alanda dışa açılma ve küresel finans sistemi ile bütünleşme, ideolojik alanda laik milliyetçilikle birlikte Türk-İslam milliyetçiliğine yönelme ve laikçi ulus-devleti Türk-İslam ulus-devletiyle takviye etmek temel çıkış politikaları oldu. 12 Eylül darbesi NATO Gladio’sunun en kapsamlı eylemiydi. Tüm Ortadoğu halklarının devrimci-demokratik eylemlerini kalıcı bir biçimde bastırmakla görevliydi. Günümüze kadar bu rolünü sistemin tüm sivil faşist odakları ve yarı-militer unsurlarıyla birlikte yürütmeye çalışmaktadır. İktidar ve muhalefetiyle tüm siyasal partiler aynı çarkın birer dişlisi olarak en önemli rolü oynamaktadır.