Türkiye Cumhuriyet’i tekçilik üzerinde kurgulanırken hem Anadolu ve Kürdistan düzeyinde hem de uluslararası düzeyde Türkiye Cumhuriyeti Devleti sınırları içerisinde bulunan diğer halkları ve inançları inkâr, imha ve asimilasyon kıskacına alan politikalar birbirini takip ediyordu. Birinci Dünya Savaşında yenilgi ile çıkan Osmanlı, Anadolu ve Mezopotamya’ya sıkıştırılmıştı. Çağa ayak uyduramayınca değişimi kaçınılmaz oluyordu.
Ortadoğu’da Ulus-devletlere bölme stratejisi kapsamında birçok halk statüsüz bırakıldı. İlerideki yüzyıllın stratejisi kapsamında planlanan böl-parçala-yönet politikaları ile Kürtler dört parçaya bölünerek kurban edilen halk oldu. Bununla Kürtler, bölgedeki dört ulus-devlet (Türkiye-İran-Irak-Suriye) üzerinde sürekli bir kontrol aracı olarak kullanılma amaçlanmıştı. Küresel Kapitalist güçler, planlarını bu dört devlete kabul ettirme amacıyla Kürtleri her daim başlarında bir şantaj olarak kullanmayı hedeflediler. Nitekim günümüz cumhuriyetini kabul ettirinceye kadar sürekli bir Kürt kartını başarılı bir şekilde kullandılar. Bu politikaların sonucu olarak kurban edilen Kürtler, imha ve inkâr siyaseti içerisinde bir yüzyıl boyunca ender görünen soykırımlarla yüz yüze kaldılar. Sevr Antlaşması ile Osmanlı topraklarının çeşitli devletlere bölünmesinin dayatılması bu şantaj siyasetinin ilk ve en büyük adımıdır. Ermenistan veya Kürdistan devletinin kurulmasını öngören plan Kemalist yönetime karşı yapılan bir şantajdır. Bununla amaç Kemalist yönetime diz çöktürmedir.
Yahudi-Siyonist Milliyetçiliği ve Türk bürokratik burjuvazi ittifakı ile birlikte Türkiye’de Türk ulusuna dayalı tekçi bir ulus-devlet yapılanmasına gidildi. Bunun öncülüğünü de Türk faşizminin öncüsü durumunda olan İttihat ve Terakki hareketi yaptı. Söz konusu bu faşist-tekçi anlayışa sahip hareketin birçok üyesinin Mason Localarında bulunması Türkiye Cumhuriyeti’nin dışarıdan bir dayatma ile kurgulandığını yeterince açıklar niteliktedir. Bununla amaçlanan İsrail’in kuruluşuna giden yolda Proto-İsrail’in kurulmasıydı. Yahudilerin ‘vaat edilen kutsal topraklar’a geçişlerine dair hazırlıklardı.
Rêber APO Cumhuriyet’e giden yolda İttihat ve Terakki’nin özünde ‘Yahudi militanları ve sermaye güçlerinin ideolojik ve pratik öncülüğünü ifade ettiği’ni belirtir. Cumhuriyet kurulurken Kurtuluş Savaşı’nın asli unsurları bir bir inkar edilir ve saf dışı bırakılır. Bunların başında da Kürtler gelir. Kurtuluş savaşına tam destek veren ve Türkler ile stratejik düzeyde müttefik olan Kürtlerin kurban edilmesi; yalnızca Cumhuriyetin öncü grupları ve kişileri değil 1900’lü yılların Merkezi hegemon gücü olan İngiltere’nin planları kapsamındadır. Yahudilerin sermaye güçleri Merkezi hegemon güçlerin politikalarını önemli ölçüde belirlemiştir. Ki, günümüz Ortadoğu’sunda İsrail ve günümüz merkezi hegemon güç olan ABD’nin planlarının pratikleşmesindeki iç içelik Yahudilerin sermaye güçlerini ellerinde bulundurmasından kaynaklıdır.
Yine Rêber APO’nun Yahudilerin benzer etkilerine dönük olan şu değerlendirmeleri oldukça aydınlatıcıdır: Şüphesiz (Yahudi Entelektüel-Sermaye) bunların etkileri niceliklerinden değil niteliklerindendi. Kaldı ki, burjuvaziye öncülük edecek kadar sermaye ağırlıkları da vardı. Londra-Amsterdam hattında bir hegemonik yükselişi yaşayan Protestan Anglosaksonlarla ittifaklarının her iki devrim (Rus-Fransız) üzerindeki etkisi oldukça yüksekti. Liberal veya reel sosyalist çizgide gelişen devrimlerin arkasındaki temel itici güçlerdi. Anglosakson Protestan burjuva ulus-devletçiliği Avrupa’daki Katolik ve Ortodoks imparatorlukları hegemonik amaçlarla yıkıp parçalarken, temel yol göstericileri ve müttefikleri Yahudi entelektüelleri ve sermaye güçleriydi.
Ameliyat masasına yatırılan Osmanlı, İngiltere hegemonyası altında Türkiye Cumhuriyeti’ne dönüştürülüyordu. Bu sanıldığı gibi Türkler için bir zafer değildir. Merkezi Hegemon güç olan İngiltere’nin bölgedeki projelerinden biridir. Kürt şantajı, Musul-Kerkük meselesi ve benzeri birçok mesele dönemin yönetimine karşı koz olarak kullanılıp ‘cumhuriyet’e razı edilmiştir. Türk suni ideolojisinin propagandasını yaptığı gibi ‘cumhuriyet’ İngiltere’ye karşı kazanılmış bir savaşın ürünü değildir. İngiltere’nin amaçları doğrultusunda şekillenmiş bir yapıdır. Rêber APO Türkiye Cumhuriyeti’nin kurgulanmasını değerlendirirken çarpıcı değerlendirmelerde bulunuyor: 1925-40 sürecini değerlendirirken; İngiltere’nin dünya hegemonu olduğunu, Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda yenilmediğini, sadece taraf değiştirdiğini ve bunu sistemin çıkarları gereği yaptığını iyi bilmek gerekir. Cumhuriyet İngiltere’ye karşı kurulmadı, bilakis İngiltere’nin belirleyici desteği ile kuruldu. İngiltere’nin bunda iki amacı vardı: Birincisi, o dönemde dünya devrimi peşinde koşan Sovyetler Birliği’nin güney yolu üzerinde Türkiye’yi stratejik bir denge konumunda tutmak; ikincisi yeni Türk ulus-devletini kendisi için tehlike teşkil etmeyecek dar bir sınıra sığdırmaktı. Lozan Antlaşması bu yaklaşımın sonucudur. Gerisi ucuz zafer propagandasıdır. İngiltere’nin Cumhuriyet üzerinde sıkı denetimi vardır. Bu denetimi Proto-İsrail ile gerçekleştirmektedir. Ancak ahmak küçük-burjuva aydın bozuntuları böylesi hegemonik bir dünyada ‘tam bağımsız cumhuriyet’ten bahsedebilirler. O koşullarda sadece Anadolu’da değil, dünyanın hiçbir yerinde tam bağımsızlık düşünülemezdi.
Lozan Antlaşması değerlendirilirken sadece Kürtler açısından değil Türkler açısından da büyük bir kayıptır. Kürtleri parçalayan, tarihsel trajedilere yol açan, bölge halklarının ve inançlarının gerçeği ile hiçbir şekilde bağdaşmayan Lozan Antlaşması Türklerin Anadolu’ya sıkıştırılmalarının ilk adımı olarak değerlendirilebilir. Fakat yine de en ağır bedeli ödeyenler Kürtler olmuştur. Kasr-ı Şirin Antlaşması ile ikiye bölünen Kürdistan, Lozan ile dört ayrı parçaya bölünmüştür. Cumhuriyet’ten birkaç ay önce imzalanan antlaşma; Cumhuriyet ile beraber Anadolu ve Kürdistan halklarına soykırım, imha, inkâr dışında hiçbir şey getirmemiştir.
Kürtlerin dışarıda tutularak haklarında karar verme yetkisi taşıyan Lozan Kürtler açısından bir trajedidir. Coğrafik bütünlüğüne suni sınırlar çizerek parçalayan bu antlaşma Kürtlere yüzyıl boyunca bedel ödetmiştir. Doğrudan Kürtlerin katılmadığı Lozan çok az da olsa ülkede azınlık olarak tarif ettiği kesimlere belirli ve sınırlı haklar tanıyordu. Fakat Cumhuriyeti yönetimi kuruluşundan sonra hazırladığı Şark-ı Islahat planı ile sınırlı hakları da ortadan kaldırdı. 1923’te hazırlanan bu antlaşmanın Kürtlere getirdiği yüz yıla yayılmış inkâr siyasetidir.
Lozan Antlaşması öncesinde M. Kemal tarafından vaat edilen haklar, Amasya Protokolü Kürtler içerisinde iyimser bir bekleyiş oluşturmuştu. Bu nedenle Kürtler Kurtuluş Savaşına her alanda destek olmuşlardı. Fakat Lozan Antlaşması ile birlikte
Kürt halkının temsilcileri bu konferansta bulunmadı, Kürtlere soru sorulmadı. Ama Kürtlerin ve Kürdistanlıların akıbeti hakkında kararlar alındı ve Kürtler yokmuş gibi değerlendirildi.
Lozan Antlaşması, Kürtlerin soykırımı ve soykırımının uluslararası onayıdır. Aynı zamanda Ermeni ve Asur-Suryani-Keldani halkları da aynı akıbete terk edilmiştir.
Lozan Antlaşması'nın imzalanmasından sonra Kürdistan'da soykırım dönemi başladı. Kürt halkı katliamlarla karşı karşıya kaldı ve Kürt halkını ortadan kaldırmak istediler. 1925'ten 1938'e kadar Kuzey Kürdistan'da yüz binlerce Kürt öldürüldü ve Kürdistan'ın birçok bölgesi boşaltıldı. Diğer bölgelerde de öldürme, işkence, açlık ve asimilasyon politikaları devam etti.
Editörden















