Şeyh Sait isyanının yenilgi ile sonuçlanmasından sonra, dağınık halde bulunan Kürt hareketinin ve kadrolarının yeniden örgütlenmesi gereği,
Kürt aydınları ve bazı Kürt şahsiyetleri arasında yoğun olarak tartışılıyordu. Özellikle, isyan sonrasında Rojava'ya kaçmayı başaran ve burayı kendileri için üslenme alanı olarak belirleyen Kürtler, Kuzeydeki mücadeleyi buradan takip ediyor ve destek olmak için çaba gösteriyorlardı. Yeni bir mücadelenin şart olduğu ve mücadele enerjisinin belirli bir alanda toplanarak yoğunlaştırılması gereği, birçok Kürt ileri geleni tarafından savunuluyordu. Ancak pratik olarak, bu düşüncenin öncülüğünü Mamduh Selim Bey yaptı.
O dönemde, Kürt ulusalcılığının öncülerinden biri olan Memduh Selim Bey; Dr. Mehmet (Şükrü) Sekban, İhsan Nurî, Şeyh Sait’in oğlu Ali Rıza, Berazî aşiret reisi Mustafa Bey, o sıralarda Paris’te bulunan Şerif Paşa, Mısır’da bulunan Celadet ve Kamuran Bedirxan gibi pek çok ileri gelen Kürt şahsiyeti ile görüşerek, kurulacak olan örgüt konusunda onay ve desteklerini istedi.
Kürdistan Teali Cemiyeti, Kürt Teşkilat-ı İçtimaiye Cemiyeti, Kürt Millet Fırkası ve Mısır’da bulunan Kürt İstiklal Komitesi gibi örgütlerle görüşmeler yapıldı ve bu örgütlere, Xoybun çatısı altında birleşme teklifi yapıldı.
Bütün bu görüşmeler sonuç verdi ve Eylül 1927’de, Lübnan’daki Bihamdun’da toplantılar başladı. Bir kongre olarak örgütlenmiş olan bu toplantıların başlangıç tarihi, aynı zamanda Hoybun Cemiyetinin kuruluş tarihi olarak da kabul edilir (5 Eylül 1927) Hoybun’un ilk lideri Celadet Bedirhan Bey’dir ve örgütün ilk çalışmaları Lübnan’da planlanıp-yürütülmüştür.
Kürtler arasında güçlü bir sinerji yaratan Xoybun örgütlenmesi, kısa sürede Şam, Beyrut ve Hasekê gibi yerlerde gelişme gösterdi. Çalışma tarzını, illegal örgüt yapısına göre belirlemiş olmasına rağmen kısa süre içinde önemli sayılabilecek bir güç ortaya çıkardı.
Ortaya çıktığı süreç ve Kürdistan toplumunun genel özellikleri dikkate alındığında, ileri ve önemli bir örgüt olan Hoybun örgütünün belirlemiş olduğu Tüzük’ün ilk beş maddesi hem Hoybun cemiyetini anlamak hem de Ağrı isyanını kavramak açısından oldukça önemlidir.
"1-1927 senesi Eylül ayının beşinci günü toplanan Birinci Kürt kongresinin kararıyla ve Hoybun adıyla, ulusal bir Kürt örgütü kurulmuştur.
2- Örgütün amacı, Türkiye boyunduruğu altındaki Kürdistan ve Kürtlerin kurtuluşu ve doğal ve ulusal sınırları içerisinde bağımsız bir Kürdistan devleti kurmaktır.
3-Bu amaca ulaşabilmek için örgüt, tüm Kürtleri etrafında toplayacak, karşılıklı çıkarlar çerçevesinde her türlü unsurla ilişkiye geçecektir.
4-Kürt ulusal andını ve bu tüzüğün gereklerini kabul eden ve yerine getiren her Kürt, Hoybun örgütüne girebilir. Her fert, örgüte giriş esnasında bir giriş ücreti verecek ve aylık bir taahhütte bulunacaktır.
5-Örgüte girecek olan her kişi, görevli bir heyet huzurunda, belirlenmiş olan yemini okumak zorundadır"
Tüzüğün beşinci maddesine göre, Kürt ulusal çıkarlarını korumayı ve geliştirmeyi esas alan bir yemin metni yazılmıştır. Bunun dışında da, her üyenin kardeşlik andını okuması zorunluluğu vardı. Bu önlem sembolikti, fakat aşiret kimliğinin aşılarak ulusal kimliğin güçlendirilmesi ve ulusal bilincin geliştirilmesi anlamında önemli bir düzeyi ve tedbiri ifade ediyordu.
Kuruluş kongresinden sonra biri tüm kamuoyuna, diğeri de Sosyalist Enternasyonal’e olmak üzere iki bildiri yayınlandı. Bildirilerde, Hoybun’un kuruluş amacı özetlendikten sonra, Türk sömürgeciliğinden kurtulma için uluslararası camianın desteği isteniyordu. Ayrıca, Türkiye’den kopan Kürt mültecileri kabul ettikleri için Fransa, Suriye, İngiltere, İran ve Irak hükümetlerine teşekkür ediliyordu.
Örgütsel yapılanmasını ve çizgisini oluşturan Hoybun cemiyeti, pratik olarak da bazı çalışmalar yapmak üzere harekete geçti.
Ağrı isyanı ve Hoybun cemiyeti, çok iç içe olgular olduğu için pek ayrı tutulamazlar. Ancak Ağrı’daki isyan, Hoybun’un kuruluşundan öncesine dayanır. Hoybun örgütü kurulur kurulmaz, tüm gücünü Ağrı isyanının geliştirilmesi ve güçlendirilmesi çalışmalarına vermiştir. İsyanı sürdüren Kürtlerle ilişki kuran Hoybun, isyanın önderliğini üstlenme konusunda isyancıları ikna etmiş ve örgütçü yönü gelişkin olan yine Türk ordusundaki subaylığından ve katıldığı isyanlardan dolayı büyük tecrübeye sahip olan İhsan Nuri Paşa’yı askeri komutan olarak Ağrı’ya göndermiştir.
Ağrı’daki isyanı başlatan ve liderliğini sürdüren Broyê Heskê Telî, İhsan Nuri geldikten sonra, önderlik görevlerini bir bütün olarak Hoybun’a devretmiş ve kendisine verilen görevlere göre hareket etmiştir. Bu Kürt tarihinde istisnai bir durumdur. Ağrı isyanına kadar gerçekleşen Kürt isyanları içinde bu tarz bir davranışa rastlanmaz. Aşiret gerçeği, Kürt egemenlerinin zihniyet yapısı, bu tarz fedakarlıkları kaldırmaz. Ama Broyê Heskê Telî, bu yaklaşımı büyük bir mütevazilik ve yüreklilikle göstermiştir.
Kuruluşundaki bildirgeden de anlaşılacağı gibi, Hoybun örgütü devrimci bir örgüttü. Örgütün önderleri de, diğer Kürt isyanlarındaki önderliklere göre çok daha yetkin ve daha ilerici bir karaktere sahipti.
Türkiye’yi sömürgeci bir güç olarak tanımlayan Hoybun örgütü, ideolojik ve örgütsel çalışmalarını bu eksende yürütüyor ve dünyanın çeşitli yerlerindeki (özellikle Latin Amerika’daki) gerilla mücadelelerini esin kaynağı olarak alıyordu. Aşiretçiliği, yerelliği ve şahısların egemenliğini aşmak isteyen Hoybun örgütü, çalışmalarını da buna göre yürütüyordu. Ağrı dağına çekilmiş olan Kürdistan Bayrağını ulusal bir sembol olarak Kürtlere kabul ettiren Hoybun, basın-yayın faaliyetlerine de önem veriyordu. Birçok gelişme karşısında bildiri ve broşürler yayınlayarak ideolojik faaliyeti güçlü tutmaya yine Türk devletinin yaptığı propaganda ve politikaları boşa çıkarmaya önem veriyordu. Kürt kadınlarını hem isyana hem sosyal ve siyasal yaşama katmaya çalışıyordu. Pek çok kadronun yer aldığı güçlü bir örgütsel yapılama ile çalışmalarını yürüten Hoybun örgütü, Kürt ulusal bilincinin gelişmesini ve Ağrı’daki isyanın da yayılmasını sağlıyordu.
Türkiye, İran ve Sovyetler Birliği'nin sınırlarının kesiştiği noktada gerçekleşen Ağrı isyanı, bölgenin stratejik konumu nedeniyle, Türkiye açısından stratejik düzeyde bir tehlike yaratıyor buda Ankara hükümetini zorluyordu. Ayaklanmanın taşıdığı stratejik önem dolayısıyla, Türk devleti, ciddi önlemler almak durumunda kaldığını görüyordu. Bu temelde isyanın bastırılması için kapsamlı planlamalar yapıldı.
Bu doğrultuda: İran’a ve Sovyetler Birliği’ne işbirliği çağrısı yapıldı. Ayaklanmayı bastırmak için yapılacak olan masrafı karşılamak üzere borçlanma planları–girişimleri gerçekleştirildi. Sovyetler Birliği ve İran devletleri, elde edecekleri çıkar karşılığında, ayaklanmanın bastırılması konusunda, yardım edeceklerine dair Türk devletine taahhütlerde bulundular ve daha sonraki süreçte Türk devletine çok önemli yardımlarda bulundular.
Ağrı Ayaklanması, Türk devleti için öylesine korkutucu olmuştur ki, M. Kemal, Newyork Times gazetesine verdiği demeçte, “Bu Kürt savaşının fazla sürmesi halinde kendisinin bizzat Kürdistan’a gidip ayaklanmayı bastıracağını" belirtmiştir. Yine Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak, bölgeye özel geziler düzenleyerek ayaklanma hakkında ayrıntılı bilgiler edinmeye ve bu bilgilere dayanarak ayrıntılı planlamalar yapmaya çalışmış, raporlar hazırlayıp M. Kemal’e sunmuştur.
Kapsamlı siyasi, diplomatik, ekonomik ve askeri tedbirler alan Türk hükümeti, Kürtler arasında parçalanmaya yol açması için psikolojik-hukuki tedbirleri de devreye koydu. 9 Mayıs 1928’de, Genel Af yasası çıkarıldı. Bu yasa ile isyancıların bir kısmının teslim olması, teslim olanlardan isyan konumlanması-silahlar-ilişkiler vb. hakkında bilgi alınması hedefleniyordu. Eğer bu yasa başarılı olursa, daha önceden her türlü hazırlığı yapmış olan askeri birlikler ile saldırıya geçilecek ve sayıları azalan, moralleri bozulan Kürt isyancılar imha edilecekti. Genel Af yasası bu amaçla bir psikolojik harekat olarak gündeme getirilmişti.
Hoybun örgütü, Türk devletinin bu niyetini anladı ve karşı atağa geçti. Propaganda çalışmalarıyla, bildiri ve broşürler yayınlayarak halka durumu izah etmeye çalıştı ve Türk devletinin oyununa gelinmemesini istedi.
İSYAN ÖNDERLERİNİ SATIN ALMA ÇABALARI
Türk devleti, isyan güçlerinin teslim olması için girişimlerini sürdürürken, aynı zamanda isyanın önderleriyle de ilişki kurmak istiyordu. Bu amaçla, yetkili bir heyet oluşturuldu ve Ağrı’ya gönderildi. 1928 yılının mayıs ayında Şeyhli Köprüsü çevresinde gerçekleşen görüşmede Ankara’dan gelen 12 milletvekili ile bölgedeki askeri ve sivil erkandan oluşan kalabalık bir heyet hazır bulundu. Kürt tarafını temsilen İhsan Nuri, Broye Heskê Telî ve Ferzende’den oluşan siyasi delegasyon ile 60 civarında savaşçı katıldı. Görüşmede devlet tarafı İhsan Nuri ve arkadaşlarına; silahlı mücadeleye son vermesi durumunda önemli ekonomik ve sosyal görevler vaat ederken; Kürtler adına söz alan İhsan Nuri’de devlet güçlerinin Kürdistan’dan çekilmesini şart koştu ve Türk devletinin Kürdistan’ın bağımsızlığını tanımasını istedi. Muhatap olarak da Hoybun örgütünü işaret etti.
Uzlaşmaz taleplerin dile getirildiği görüşmelerden herhangi bir sonuç çıkmayınca, Doğu illeri Birinci umum müfettişi İbrahim Tali (Öngören) ve Van valisinin yazdığı mektup ile yeni bir öneride bulunuldu; İhsan Nuri’ye kolordu komutanlığı rütbesi, istediği bir ülkede büyükelçilik ve büyük miktarda para önerildi. İhsan Nuri Paşa, bu mektuba yanıt verdi ve görüşmeler sırasında dile getirmiş olduğu talepleri yineledi.
Türk devleti, sadece İhsan Nuri ile değil, diğer isyan önderleri ile de ilişki kurmak, onları mücadelelerinden vazgeçirmek istiyordu. Bunu başarabilirse, direniş cephesini bozmuş olacaktı. Böylece öncüleri teslim alınan Kürtlerin kendi davalarına olan inancı büyük darbe yiyecekti. Çünkü halk ”Öncülerimiz para-pul, mevki için bizi bıraktı, demek ki, mesele ülke meselesi değil bireysel çıkar meselesiymiş…” diye yaklaşacaktı.
Türk devletinin ilişki kurduğu isyan önderlerinden biri de Broyê Heskê Telî’ydi. Bro, kendisine gönderilen mektuba şu cevabı veriyordu;
“Beyazıt Valisi Süreyya Bey,
1360 No ve 28. 2. 28 tarihli mektubunuza cevap veriyorum. Mektubunuzu zevkle okudum. Mektubunuz, bizim teslimiyetimizi kabul ettiğinizi bildiriyor. Oysaki biz, hiçbir resmi makama teslim olmak isteğimizi ya da boyun eğdiğimizi söylemedik. Eğer gerçekten bir af varsa, bu genel olmak ve uygar çağımızın yasalarına uygun olmak zorundadır. Eğer hükümet, Af’la cahil insanları aldatmayı amaçlıyorsa bu başka bir sorundur. Demek ki, bizim gibi insanlara bu tür bir şeyi istemeniz gerekmez. Çünkü biz, yeterince tecrübe sahibi, dünyayı gören, tanıyan insanlarız. Türk hükümeti bunu kabul etmek zorundadır. Eğer siz uygarlığa, çağımıza, ırkımıza ve dinimize uygun olarak bir genel af çıkartırsanız onu zevkle kabul ederiz. Ama eğer bu önlemlerle, halen vahşi gözüyle gördüğünüz insanları kastediyorsanız, aldatılacak hiç kimseyi bulamazsınız. Ancak bütün sürgünler yurtlarına döndükten sonra bizim de dönüşümüz söz konusu olabilir…”*
ÇATIŞMALAR YOĞUNLAŞIYOR
Türk ordusu bu yöntemiyle fazla bir sonuç alamadı. Arkasından da operasyonlar ve çatışmalar dalga, dalga yayıldı. Türk ordusu, yapmış olduğu saldırılarda, çok acımasız davranıyordu. Mesela, Muş’lu Şeyh Rıza yakalanınca diri, diri tandıra atılmıştı. Benzer örnekler, isyan boyunca artarak yaşanacaktı.
Çatışmalarda isyan güçlerinin önemli başarılar elde ettikleri dönemler oldu. "Kurtarılmış bölge ve alanlar” oluşturuldu. Bu bölgelere girip çıkanlar, izin kağıtlarıyla girip-çıkabiliyorlardı. İsyan güçleri düzenli birlikler oluşturmak üzere savaşçılara üniforma giydiriyor ve kasketlerine HOYBUN arması takıyorlardı. Gerillanın vur-kaç taktiğini uyguluyor, istedikleri hedefi vurduktan sonra güvenlikli alanlara çekiliyorlardı. İhsan Nuri Paşa, "Ağrı’yı düşmana teslim etmeden, çete savaşı ile Kurdistan'da devletin Kürtler üzerindeki nüfusunu kırmak ve Kürtler arasında bağımsızlık düşüncesini egemen kılarak onları toplu bir ayaklanmaya hazırlamaya çalışıyorduk. Bu taktik, Hoybun merkezince tespit edilmişti…”** diyordu. Bu taktiğin uygulanması önemli başarılar getirdi. Türk ordusu darbelenerek bir çok alandan çıkarıldı ve bu tür başarılar isyana desteği artırdı. Hesanan’lı Ferzende Bey, Sipkî aşiret reisi Abdülmecit Beyin oğlu Halis Bey, Zikrî aşiret reisi Ahmedê Hacî Bero gibi bölgenin etkin isimleri ve aşiretleri isyana katıldılar.
28 Aralık 1929’da, Atatürk, Fevzi Çakmak ve İbrahim Tali’nin de katıldığı Bakanlar Kurulu Toplantısında, Ağrı’ya yönelik kapsamlı bir harekatın yapılması kararlaştırıldı.
9. Kolordu’ya bağlı birlikler, planlamaya uygun olarak hazırlıklarını yaptılar. Bu arada halk arasında panik havası yaratıp, güvensizlik yaymak için “katliam yapılacağı” propagandası geliştiriliyordu. Direnişin ve direnişi yürütenlerin halkla olan bağlarının koparılması, halkın direnişçilere olan desteğinin kesilmesi, askeri harekat öncesinde, en fazla önem verilen konuydu. Eğer bunda başarılı olunursa, isyanın ezilmesi çok kolay olacaktı.
Haziran 1930’da, 40 bin asker ve savaş uçaklarının desteğiyle Türk ordusu harekete geçti. Uçaklar, bir yandan sivil halkın yaşadığı köy ve çadırları bir yandan isyan güçlerini bombalıyor; kara birlikleri de, isyan güçlerinin tuttukları bölgeleri ele geçirmeye çalışıyordu.
Türk ordusu, ilk olarak Kabaktepe’yi ele geçirmiş, büyük bir saldırı için mevzilenmeye başlamıştı. Buna karşılık olarak, İhsan Nuri Paşa’nın talimatı üzerine Haydaran aşireti üyelerinin öncülük ettiği bir grup savaşçı Çaldıran-Doğubayazıt telgraf hattını keserek direnişin büyütülmesi için harekete geçme kararı aldı. İhsan Nuri Paşa, aynı zamanda bazı aşiret liderlerine mektuplar göndererek durumu anlatıp, destek istedi.
Kör Hüseyin Paşa’nın oğulları Mehmet ve Nadir Beylerin öncülük ettiği Haydaranlılar, Zilan mıntıkasına yerleştiler. Belîkan ve Halîkan aşiretleri, Haydaranlılara destek vereceklerini açıkladılar.
Türk ordusu, büyük saldırı için hazırlanırken, isyan güçleri de kendi cephelerini genişleterek ve bazı önemli noktalara saldırılar düzenleyerek karşı hazırlık yapıyorlardı.
İsyan güçleri Zilan bucak merkezini ve jandarma karakolunu basarak buraları ele geçirdiler ardından da Erciş’i ele geçirmek üzere harekete geçtiler. Bu eylemlerdeki amaç, Ağrı üzerine yoğunlaşan askeri gücün dağılmasını sağlamaktı. Sonraki süreçte Hasanabdal ele geçirildi. Erciş Havaalanı ele geçirilip iki uçak yakıldı ve hava bombardımanına gelen iki uçak düşürüldü. Tüm bu çatışmalarda, yüzlerce asker esir alındı. Bunlar sonradan serbest bırakılacaktı (Sadece Hasanabdal’da iki yüz asker esir alınmıştı. ) Ayrıca askeri birliklerin büyük miktardaki silah, cephane ve erzağına el konuldu.
Zilan bölgesinde, Haydaran, Kalkanî, Bekiran ve Ademan aşiretleri vardı. Çevredeki diğer bazı aşiretlerin desteği de alınarak bir cephe oluşturulmuştu. Bu cephenin amacı, Ağrı’nın yükünü hafifletmişti. Fakat Zilan cephesi, İhsan Nuri Paşa’nın haber olmadan, Türk ordusuyla cephe savaşına tutuşmuştu.
Hiç hesapta olmayan bu gelişmelere, isyanın karargahı olan Ağrı’dan herhangi bir müdahale yapılmadı, gerekli yardımlar gönderilmedi. Buna bir de Keskoî aşiretinin ihaneti ve Türk ordusunun yanında çatışmalara girmesi eklenince Zilan’daki direniş kırıldı ve ardından da korkunç bir katliam başladı.
Bu gelişmelerden hemen sonra Genelkurmay Başkanlığı, 28 Ağustos 1930’da talimat göndererek, 2 Temmuz 1930 tarihi itibariyle “tedip” harekatının başlatılmasını istedi. Hareket bölgesinde 9. Kolordu’ya Elazığ’daki 17. Tümen ve 7. Kolordu takviyeler yaptı. 62. Alay Muş’a gönderildi. 14. Süvari Tümeni ise her an savaşmaya hazır olacak vaziyette hazırlandı.
19 Haziran’dan itibaren, Muradiye, Zilan, Patnos, Süphan dağı ve Aladağ’da (Iğdır) Kürt isyan güçleri, Türk ordusuna önemli darbeler vurmuş, 5. Seyyar Jandarma Alayı bozguna uğratılarak tüm silah ve teçhizatlarına el konulmuştu. Hesenan aşireti liderlerinden Fetullah Beyin oğlu Sevdin Bey, Malazgirt’e ulaşıp burada faaliyet yürütmeye, Norşin ve Aktepe‘ye yönelik olarak askeri eylemlere başlamıştı. Bu arada Patnos'da kuşatılmıştı.
Türk ordusu Genelkurmay Başkanlığının talimatıyla 2 Temmuz 1930’da başlatacağı harekatı, bu gelişmeleri de dikkate alarak planlanmıştı. Operasyon planını 9. kolordu komutanlığı yaptı. 2 Temmuz günü Genelkurmay başkanlığının bu planı çerçevesinde Kaymaz, Haçan, Kalesor, Çilî ve Osmanlı köyleri bombalanarak yerle bir edildi. Hemen arkasından da Patnos ve çevresinde, "isyancılara yardım" gerekçesiyle halka karşı saldırıya geçildi.
Katliam başlıyor
Uçak filolarıyla aralıksız olarak isyan güçleri ve sivil halkın yaşadığı alanları bombalayan Türk ordusu, kara harekatı sayesinde de alan hakimiyeti sağlamaya çalışıyordu. Ancak bunlar, Türk devletinin, Kürt savaşçıları yenmesi için yeterli olmuyordu. Komşu ülkelerin yardımı gerekiyordu. Türk devleti, bunun için uluslararası diplomasiyi tüm olanaklarını harekete geçirerek devreye koydu. İran’dan yardım istendi. İran devleti, kendi çıkarlarına uygun olduğu için bu öneriyi kabul etti. Bu temelde ilk olarak isyanın gelişiminde önemli rol oynayan, isyan güçlerinin İran-Türkiye sınırından geçişlerinde çok önemli yardımlarda bulunan aşiretler üzerindeki etkisi nedeniyle isyanın desteklenmesinde büyük rolü olan Usibê Evdal Ağa’yı tutukladı. Ağrı isyanının simgelerinden biri olan Usibê Evdal Ağa’nın yakalanması Kürtler için büyük bir darbe oldu. İran devleti bununla da yetinmeyecek tutukladığı Usibê Evdal Ağayı zindanda katledecekti.
Muradiye, Zilan, Ercüş ve Patnos'ta Türk ordusu ile çok şiddetli çatışmalar yaşandı. Yeni gelen takviye güçlerinin verdiği destekle, Türk ordusu, isyan güçlerine önemli darbeler vurdu. Fakat esas kayıplar halka yönelik katliamlarda yaşanıyordu. Sadece Zilan deresinde, binlerce sivil insan katledilmiş, 44 köy yakılmış, halkın mallarına ve hayvanlarına el konulmuştu.
Zilan deresinde yakılan köyler şunlardı: "Hasan Abdal, Aks, Şahbazar, Doğancı, Tendurek, Çakır Bey, Yılanlık, Harhus (Xarxus), Babazeng, Komir, Şor, Şorik, Murşit, Mescitli, Karakilise, Kuruçem, Mülk, Yekmal, Kilise Gos, Aşağı Partaş, Yukarı Partaş, Binesê , Bunîzî, Pelexlu, Kerx, Söğütlü, Mixarê Karadağan, Kele, Hastekar, Suvarköy, Kızılkilise, Ziyaret, Hiraşen, Komik, Şeytanpava, Birhan, Koşköprü, Zarava, Kaşesor, Egis, İlanî, Hacibaş" ***Yaşanan katliam, Türk basınına da yansımıştı:
”Eşkıya tenkil ediliyor. Kuvvetlerimiz Ararat Ağrı dağını tamamen kuşatmışlardır. Hükümet bu kez Şark (Doğu) meselesini kökünden hal etmeğe karar verdi. Hükümet imhaya azmetmiş…Halkın hayvanlarını çalan, köyleri yakıp yıkan bu haşerenin artık tamamen kökü kesilmek üzere…Yalnız adi bir hırsızlık için değil, anavatanda yeni bir irtica hamlesi yapmak hırsıyla hudutlarımıza saldırdıkları anlaşılan müfsitlerin (fesatçı), bu sefer katiyetle boğulması azmiyle tedbir alındığı muhakkaktır… Cumhuriyet Gazetesi-2 Temmuz 1930****
2-15 Temmuz 1930 tarihleri arasında çıkan cumhuriyet gazetelerinde gelişmeler şu şekilde veriliyordu;
”Eşkıya, layık olduğu şiddetli cezayı görmekte gecikmeyecek. Tenkil harekatı süratli ilerliyor. Şakiler kuşatma çemberinde, Şakiler pek müşkül durumda, birliklerimizin demir çemberi içinde kalmış bulunuyorlar. İlk safhada hayli zayiat veren eşkıya…"
"Şakiler Perişan… Şakiler korku ve telaş içinde. Uçak bombardımanı ve birliklerimizin yürüyüşü önünde şakiler sürekli gerilemekte. Mecnun ve sergüzeştçi türedi tertipleri kökünden kazınmak üzeredir. Eşkıya mahvedildi. Dehşetli köpek yiyen şakiler. Şarkta başkaldıran şekavet ve irtica kendi bozuk kanı içinde boğulmuştur. Yaşamaya azmetmiş bir millet olduğumuzu bir daha ispat ettik…”
13 Temmuz 1930 tarihi Vakit gazetesi ise daha geri kalır bir durumda değildi. Onun gelişmeleri aktarma tarzı da en az cumhuriyet gazetesi kadar ırkçı, aşağılayıcı ve faşizandı…
”Asiler beş günde yok edildi. Zeylan deresindekiler tamamen yok edildi. Bunlardan bir kişi dahi kurtulamamıştır. Ağrı’da harekat devam ediyor. Dünden beri harekat sahasında tek bir şaki kalmamıştır. Büyük kuvvetlerimiz yüksek sarp dağlara iltica edenleri de mahvetmiştir. Zeylan deresi yüzlerce cesetle doludur…” *****
Halka dönük katliam bu kadar açık verilirken, bir yandan da bu soykırımcılığın Kürtleri ne kadar medenileştirdiği, onlar için ne kadar yararlı olduğu işleniyordu. 14 Temmuz 1930 tarihli Cumhuriyet gazetesi bu konudaki haberinde şunları yazıyordu;
"Hayvanlarla bir damda yatan, hela yapmayı bile bilmeyip de evlerinin üstünü ve kırları gübreliğe çeviren bu iptidai (ilkel) çevreye; ordumuz ayni zamanda medeniyet getirmiştir. İnsanca yaşamayı aşılamıştır…” ******
Türk basınında, Kürtlere ilişkin haberler, ne kadar da tanıdık geliyor. “Eşkıya” kelimesinin yerine “Terörist” kelimesini koyduğunuzda, yakın zamanda Türk gazetelerinin yazdıklarıyla hemen hemen aynılaştığını görürsünüz.
Zilan katliamıyla ilgili 16 Temmuz 1930 tarihli cumhuriyet gazetesindeki “Ağrı dağı harekatı bu hafta başlıyor” adlı yazı bu konuda çok çarpıcıdır
"Ağrı dağı tepelerinde kovuklara iltica eden 1500 kadar şaki kalmıştır. Tayyarelerimiz şakiler üzerine çok şiddetli bombardıman ediyorlar. Ağrı dağı daimi olarak infilak ve ateş içinde inlemektedir. Türkün demir kartalları asilerin hesabını temizlemektedir. Eşkiyaya iltica eden köyler tamamen yakılmaktadır. Zilan harekatında imha edilenlerin sayısı 15 bin kadardır. Zilan deresi ağzına kadar ceset dolmuştur…Bu hafta içinde Ağrı dağı tenkil harekatına başlanacaktır. Kumandan Salih Paşa bizzat Ağrı’da tarama harekatına başlayacaktır. Bundan kurtulma imkanı tasavvur edilemez…” *******
Türk basınında yansıdığı gibi, Zilan’da, yaklaşık on bin Kürt katledilmiş, bölge yasak bölge ilan edilerek 1950 yılına kadar kimsenin bu bölgeye yerleşmesine izin verilmemiştir. Van’ın Erciş ilçesinin 20 km. kuzeyine düşen Zilan deresine ancak isyandan 50 yıl sonra 1980’de Afganistan’dan getirilen Afgan göçmenler yerleştirilmiştir.
Zilan ve Süphandağı arasındaki çatışmalardan sonra, halka yönelik katliamlarda çok büyük kayıplar verildi. Çatışma sahalarındaki bütün Kürtlerin öldürülmesi ihtimali vardı. Halkın bir kısmı, bu tehlikeyi görerek İran’a çekildiler. İhsan Nuri Paşa, Broyê Heskê Telî ve onlara bağlı savaşçılar ise Ağrı’da idiler. İran’a kaçmayı başaramayan Zilan’lılar, korunabilmek amacıyla Ağrı’ya sığındılar ve İhsan Nuri Paşa’nın yanına gittiler.
Türk devletinin İran ile yaptığı anlaşmaların gereği olarak, İran devleti arkadan Kürtlere yöneldi. İran Usibê Evdal Ağa’yı Tebriz Hapishanesine götürmüş ve orada öldürmüştü. Hemen arkasından da Qeleni bölgesinde bulunan aşiretine yönelmiş, barbarca bir katliama girişmişti. Bu saldırılardan kurtulanlar da Türk sınırını geçip İhsan Nuri Paşaya sığındılar. On binlerce Kürt, Ağrı dağına yığılmıştı.
İsyan güçleri hem daha geniş alanlar açarak yayılmak, hem de moral üstünlüğü yakalamak amacıyla Ağrı’nın Kuzeydoğusundaki Aralık ve Sovyetler Birliği-Türkiye sınırındaki Başkent nahiyelerini bastı. Her iki nahiye de ele geçirildi, askerler esir alınarak silah ve teçhizatlarına el konuldu.
Bu saldırılar biraz olsun moral yaratmaya yetti. Ancak on binlerce insanın yığıldığı Ağrı dağındaki sorunları çözmek için moralden daha fazlasına ihtiyaç vardı. Çünkü, sıkıntılar her geçen gün artıyordu. Binlerce kadın, yaşlı ve çocuğun yiyecek-içecek ihtiyacını karşılaması çok zordu. Birçok yaşlı ve çocuk açlıktan dolayı yaşamını yitirmiş salgın hastalıklar nedeniyle ölümler başlamıştı.















