Son 52 yıllık Kürt hareketinin gelişmesi bu zeminlere itiraz olarak şekillenmiştir. Bugüne kadar yaşanan direniş tarihte örneklerini verdiğimiz Cumhuriyetin soykırım anılarına karşı aslında ne kadar haklı bir direniş olduğunu da bizlere açıklar niteliktedir.
Kürtlere yönelik İskân ve Yerleştirme Politikaları
Ulus-devletleşmeye başlayan Cumhuriyet önünde engel olarak gördüğü diğer halkları ortadan kaldırmak için en yoğun başvurduğu politikalardan biri de iskân ve yerleştirme politikalarıdır. Türkleştirmeye çalıştığı diğer halkları da kendine tehlike olarak görmüş. Konu sadece Kürtler ile sınırlı değil Rumlar, Ermeniler, Çerkesler de bu politikanın kurbanları olmuşlardır.
Kürt halkının asimilasyonu kapsamında yürütülen saldırılardan Kürdistan Coğrafyası da nasibini almıştır. Kürt halkı kendi coğrafyasından koparılmış dünyanın her tarafında diasporaya uğramıştır. Kürtler bin yıllardır yaşadığı bu toprakların her yerine anılarıyla bağlantılı isimler takmıştı. Tarihte geçirdiği zaman ve mekanda yaşadığı değişim, yarattığı anlamlarla isimler kazanan şehirleri, köyleri, mahalleleri, ovaları, dağları, nehirleri Türkçe isimlendirilmeye başlanmıştır. Yeni isimlendirmeler tarihteki anlamını koparmak için yapılır. Asimilasyon kapsamında isimleri değiştirilen yerleşim yerinin yaklaşık olarak 15-20 bin arasında olduğu belirtilmektedir. 1928 yılında başlanan bu çalışma da yine Şark-Islahat planı kapsamındadır. Buradaki amaç toplumun hafızasını ve anılarını unutturmak, çarpıtmak ve yok etmektir. Hafıza olduğu sürece Kürtlerin Türkleştirilmesinin söz konusu olamayacağını düşünüyorlardı.
Cumhuriyetin ilk yıllarında devlet Kürt nüfusunun sayımı ile özel ilgilenmiştir. Anadolu ve Mezopotamya sınırları içerisinde yer alan bütün halklar Türkleştirilme kapsamında başka yerleşim yerlerine taşınıyor. Rumlar, Çerkes ve Türkler Kürdistan’a; Kürtler Karadeniz, İç Anadolu ve Ege bölgelerine taşınıyordu. Çok kapsamlı bu plan için devlet elinden gelen her şeyi yapıyordu. Kürtleri yakından tanıyan Abdülhalik Renda, cumhuriyetin ilk yıllarında Kuzey Kürdistan’da nüfus sayımı yapmıştır. Devletin resmi olarak yapmadığı nüfus sayımı görevi, Renda’ya verilmişti. Titiz bir çalışmanın sonucunu devlete sunan Renda ‘’elde kalan arazi içerisinde iki milletin bulunmasının mümkün olamayacağı’’nı söyler. Bununla anlatılmak istenen bir milletin çıkarılması gerektiğidir. Yapılan nüfus sayımı ile de amaçlanan Kürt yoğunluğunun olduğu yerleşim yerlerinin sayısı azaltılıp yerlerine Türklerin yerleştirilmesidir. Bu göçü kolaylaştırmak amacıyla demiryollarının yapılmasını önermiştir. 1924 Elazığ’da, 1938 yılında Erzincan’da tren istasyonu yapılmıştır. O günkü şartlar ve koşullar göz önüne alındığında yapılan iki istasyon büyük projelerdir. Devlet tarafından karayolları çalışması olarak sunulan Şose ve Köprüler Yasası bu göçün hızlanmasını amaçlar. Bu yasa ile Kürdistan ve Türkiye arasında yollar, köprüler ve tüneller yapılmak amaçlanmıştı. Kürdistan ve Türkiye arasında yoğunluk kazanan bu çalışmalara tüm erkek vatandaşların yılda on gün ücretsiz çalışma zorunluluğu bulunmaktaydı. Kürt nüfusunun Türkiye’ye, Türk nüfusun da Kürdistan’a getirilmesi amacıyla bu çalışma katı bir şekilde sürdürülmüştür. Kürdistan’da birçok yer devlet tarafından yasaklı bölgeye dönüştürmeye çalışılmış. Hatta on yıla yakın bir süre birçok alan yerleşim yerlerinin olmaması gereken bölgeler olarak ilan ediliyor. Örneğin; Dersim’in büyük bölümü bu bölgelerden biriydi. 1938 yılından 1950’li yılların başına kadar yerleşime yasak bölgeler statüsündedir. Yine Sason ve Hakkari’nin belli bölgeleri bu kapsama alınır.
Devletin homojenleştirme, tek kültürlülük, tek dil, tek millet hedefi kapsamında ikili iskân politikası da yürütülmüştür. Kürdistan’ın bazı bölgeleri özellikle dışarıdan Türkler getirilerek kurulmuştur. Van, Tatvan, Dersim ve Erzincan’ın bazı ilçelerine Karadeniz’den ve Balkanlardan getirilen aileler yerleştirildi. Bu şekilde yüz binlerce kişinin getirilmesi hedeflenmişti. Bu ikili iskân politikası veya demografi değişimi ile hem Rumların hem de Kürtlerin asimilasyonu, tasfiyesi amaçlanmıştır.
1940 yıllarında yapılan nüfus sayımı ile Kürdistan’da nüfusun azaldığı çok bariz görülmektedir. Zilan, Dersim katliamları ile fiziki olarak ortadan kaldırılan Kürtler dışında da hemen hemen tüm Kuzey Kürdistan’da on yıl sürede nüfus artmamış tersine azalmıştır. Sadece katliamların sonucu değildir, yürütülen yerleştirme politikalarının etkisinin sonucunda olduğu anlaşılmaktadır. Nüfus dışında önceden soykırımı hazırlayan kişilerin raporlarında yer alan köy isimlerinin 1940’lı yıllarda yapılan nüfus sayımında olmaması da dikkat çekicidir. Bununla köylerin tamamen boşaltıldığı ve yerleşime yasaklandığı anlaşılıyor.
Osmanlı sürecinde de fethedilen yerlerde demografik değişim yaratmak için iskan politikaları uygulanmıştır. Örneğin Rumeli’ye Türkmenlerin yerleştirilmesi bilinenlerdendir. Yine birçok aşiret ve göçebe topluluğa güvenlik gerekçesiyle iskan politikaları uygulanmıştır. Cumhuriyetle birlikte ise bu tamamen devlet politikası haline gelir. Sonuç olarak uygulanan iskan politikaları tamamen siyasi, ideolojik ve asimilasyonist amaçlar doğrultusunda olmuştur. Böylece devlet güç merkezini sağlamlaştırma, etnik tektipleştirmeye yönlendirme ve devlet politikalarına karşı gelişen tahammülsüzlüğü bastırmak amaçlanır. Kürt nüfusunu dağıtmalarında ki temel amaç asimile etmeyi kolaylaştırmak içindir. Kürdistan’dan göçertilen Kürtler kurumsal alanlarda yasaklanan dil ve kültürlerinden dolayı ciddi zorluklar ve başkalaşmalarla yüz yüze kalmıştır. Köy yakmaları ve boşaltmalarıyla zorunlu göçe zorlanan Kürtlere sosyolojik anlamda derin travmalar yaşatılmıştır.
Kürdistan’dan göçertilen Kürt halkı sosyolojik, kültürel travmalar yaşayıp ekonomik zorluklar yaşamılardır. Deyim yerindeyse inşa edilen kentlerin en yoksul ama en çok çalışan ve ezileni haline getirilirler. Kendi köy ve kentlerinde tarım, hayvancılık, zanaatçılık, ticaret vb. işlerle uğraşıp kendi çalışmalarından sorumlu bilinçli emekçilik yerine, inşa edilen yapay kentlerde niteliksiz işgücü konumuna düşerler. Şehirlere göç edilen Kürtler kayıt dışı işlerde ucuz şekilde çalıştırılarak sistemin mülksüz proleteryasına dönüştürülürler.
Tüm bunlarla birlikte zorla göçertilen, tarifsiz acılardan geçirilen Kürtler uygulanan bu politikalara sessiz kalmamış siyasi, kültürel, toplumsal hareketlerle dayanışma mekanizması yaratarak şehirlerde kendilerini korumaya çalışmıştır. Birçok siyasi, ideolojik farkları olsa da siyasi hareketlenmeler özellikle sürgüne uğratılan Kürtler arasında örgütlenmiştir. Gelişen bu siyasi hareketlenmeleri aşırı sağcı politikalarla bastırmak isteyen Türk devlet ve siyaseti Türkiye’nin demokratikleşmesi önünde ciddi açmazlar yaratmıştır. Özellikle Kürt halkının haklı taleplerini ülke bekası haline getirip, tanımlayan sözde güvenlikçi politikalar Türkiye’de yaşanan tüm darbelerin gelişmesine zemin olup Kürdistan’da katliamlara varan sonuçlara yol açmıştır.
Son 52 yıllık Kürt hareketinin gelişmesi bu zeminlere itiraz olarak şekillenmiştir. Bugüne kadar yaşanan direniş tarihte örneklerini verdiğimiz Cumhuriyetin soykırım anılarına karşı aslında ne kadar haklı bir direniş olduğunu da bizlere açıklar niteliktedir. Rêber APO öncülüğünde tarihte eşine az rastlanır direniş, diriliş ve özgürlük mücadelesi Kürt halkının yüz yıllardır çektiği acılara karşı hesap sorma hareketidir. APO’cu hareket diasporaya uğrayan her Kürt bireyinde ulusal kimlik bilinci yaratmış. Dört parçaya bölünen Kürdistan’ı her Kürdün yüreğinde bir potada buluşturmuştur. Uygulanan tüm asimilasyonist politikalara karşı Kürt ve Kürdistani bilinci yaratarak asimilasyonu en az düzeye getirmiştir.
Cumhuriyetin Soykırım Anıları-2
Editörden















