Toplumsallık tarihinde öz savunma bir şekilde var olmuştur ve farklılıklar göstermiştir. Öz savunma sistemi kurulan toplumsal sistemin formuna göre biçim almıştır. Bu sosyal formlara bakılarak, komünal, devletçi ya da bu ikisinin toplamı karma bir yapıya göre öz savunma düzeni kurumlaştırılmıştır.
Cemşîd Serhad
Kürt toplumunun kültürel tarihinin bir özeti olan Med toplumsal sistemi, insanlık tarihinin en büyük sosyal reformudur. Med’lerin başarısı bu kültürel mirası mükemmele yakın bir şekilde sentezlemesi ve ‘halklaşma’ denilen yeni bir toplumsal formu yaratma becerisidir. Öz savunma artık bir kabile, aşiret veya bir şehir formunu aşmış, bütünsel olarak bir ülke toplumunun kendini nasıl savunduğunu kurdukları toplumsal sisteme bağlı olarak yapılandırılmışlardır. Dönemine göre dünyanın en büyük merkezi hegomonuna karşı kazanılan kesin zafer bunun sonucudur. Öz savunma sistemi de kendisinden önceki en az 15 bin yıllık Kurdî toplumların yoğun kültürel etkilerini taşır. Bu geniş zaman diliminde Med’lere kadar değişik toplumsal formlar şeklinde gelişme gösteren öz savunma biçimlerine değinme temelinde Med toplumsal öz savunma sistemi daha açıklayıcı kılınabilir.
Kürt toplumunda tarihsel olarak öz savunma sistemi
İnsani varlık düşünsel etkinliği ile tüm canlılar içindeki en güçlü öz savunma becerisine kavuşmuştur. Düşüncenin insana verdiği özgüven onu evrende en bilinçli, en inançlı ve en özgür iradeli canlı varlık kılmıştır. Bu şekilde bir dereceye kadar doğa yasalarının dışına çıkan insan, klan yaşamından sıyrılıp özgür düşüncenin şekillendirdiği yeni toplumsal formlar yapılandırmış, doğa gibi yaratıcı bir yeteneğe kavuşmuştur. Doğadaki tanrısal özün, kendini ifade etme dürtüsü insanın düşünce yapısında, sosyo-psikolojik davranışlarında ve hep büyüme ve genişleme eğiliminde olan sosyal formlardan takip etmek mümkündür. İnsanda “dile’ gelen düşünce yeteneği, çok karmaşık bir enerji senkrizasyonu olmasından kaynaklı yeterince izaha kavuşmamışsa da belirgin özelliği parçaları bütünleştirme, süreklilik arz eden bir ayrışma ve birleştirme özelliği ile üretken bir anlamsal genişlemeyi esas aldığıdır. En temel öz savunma gücü ise özgürlük ahlakı ile şekillenmiş düşünceli birey ve komünal toplumsallık formlarının yaratma becerisi olmuştur. Düşünce gücünün bir yaratımı olan insan türü, böylece en büyük sosyal formlar da geliştirmiştir. Bu hakikat göz önüne alındığında insanın neden düşünme gereği duymuştur sorusuna verilecek en isabetli ve sade cevap kendi öz savunmasını bu şekilde sağladığı içindir denebilir.
Düşüncelilik ve toplumsallık insan türünün varoluşssal en temel öz savunma yetenekleridir. Bilinçli bir şekilde yapılandırılan ilk toplumsallık yapıcı düşüncenin etkilerini taşır, günümüzde bunun adı yaşam bilgisi olan sevgi ve özgürlük ahlakı olmaktadır. Düşüncenin gelişimi için gerekli yapıcı yaklaşım, toplumsal inşaya da aynı şekilde yansımıştır. Aynı zamanda politik ahlak olan özgürlük ahlakı, düşüncesinin sağladığı yaşam tercihiyle iyilik, güzellik ve doğrulukla genel bir tanıma kavuşmuş ve ilk komünal toplumsal formları inşa etmiştir. Ne inşa ettiğini bilincinde olan insan, özgür düşünceli birey ve toplumun yaşamda sağladığı öz savunma ve koruma ile, onu tanrısallık düzeyinde soyutlayarak alabildiğince yüceltmiş ve en büyük fedakarlıklar yapmayı kendine görev bilmiştir. Varlık varsa zaten öz savunma bilgisiyle donandığı için vardır. Toplumsallık da eğer özgür birey ve komünalizme dayanıyorsa gerçek anlamda öz savunması sağlanmış demektir.
Toplumsallık tarihinde öz savunma bir şekilde var olmuştur ve farklılıklar göstermiştir. Öz savunma sistemi kurulan toplumsal sistemin formuna göre biçim almıştır. Bu sosyal formlara bakılarak, komünal, devletçi ya da bu ikisinin toplamı karma bir yapıya göre öz savunma düzeni kurumlaştırılmıştır. Toplumsal sistemin ne kadar demokratik-komünal, ne kadar devletçi-iktidarcı olduğu özsavunma sistemini biçimi netleştirir. Bir yerde öz savunmanın ulaştığı olumlu düzey, demokratik komünal düzeyin ta kendisidir.
Devletçi bir zihniyete sahip bir iktidar ise, öz yönetime, öz ekonomiye ve dolayısıyla öz savunmaya da karşıdır, karşı olmak zorundadır. Bu da onun varoluşsal şartıdır. Devletçi-iktidarcı bir sistemin yöneticileri, kendisinin de içinde olduğu ölüm-kalım dönemleri dışında hiçbir zaman toplumun bir bütün savunmaya katılmasını istemezler. Savunmadan ve savaştan anlayan bir toplum, kendi iktidarı için her zaman tehlikedir.
Kürt tarihi aynı zamanda toplumsallık tarihi olduğu için, öz savunmaya dair orijinal veriler de sunmaktadır. Bir toplumun kültürel karakterini büyük oranda inanç dünyasında çözmek mümkündür. Çünkü hiçbir kimlik inanç kimliği kadar toplumsal birleştiricilikte rol oynayamaz. İnanç olmadan toplum da inşa edilemez. Kürt toplumunda inanç, etnik ve cins kimliği oldukça sıkı sıkıya birbirine bağlı şekilde gelişmiştir, birini diğerinde çözümlemek olası bir durumdur. Çoğu zaman bir halkın inanç kimliği (tanrı) o toplumun etnik ve cinsi kimliğini de olmuştur. Kürtlerde bu böyledir. Örneğin, Star, Xorî(Huri), Mad kimliği bu üç kimliğin toplam ifadesi olarak Kurdi sosyal yapısının inşa formülünü verir. Bu şekilde toplumsal inanç ve bilinç haline gelerek, en büyük savunma zırhı olur ve kurulan ilk toplumsal form olan kabileye ve daha sonra gelişen aşiret ve halklaşmaya büyük ölçüde rengini verir.
Star dönemi-Neolitik çağ
Kabile, ilk toplumsal form olarak aynı zamanda ilk toplumsal öz savunma sistemidir. En az 10 bin yıl süren Star dönemine kabileler çağı da diyebiliriz. Kabilenin oluşum felsefesini büyük oranda komünal yaşam ve öz savunma konusu açıklar. Fakat bütün kabileler aynı olmayıp farklılıklar arz etmektedir. Tespit edildiği kadarıyla ilk kabileler çoban, tarımcı ve bu ikisini talanı üzerinden geçinen savaşçı kabileler şeklinde bir ayrışma daha Neolitik dönemde yaşanmıştır. Ayrıca doğal bereketin verdiği elverişli şartlarda hayvan ve bitki evcilleştirmesi yapmadan toplayıcılık ve avcılıkla geçinen kabileler de söz konusudur. Bir kabilenin dayandığı yaşam felsefesi, cinslerin eşitlik düzeyi ve ekonomik geçinme biçimi daha sonraki toplumsal yapısına büyük oranda rengini vermiştir. Egemenliğe kapalı kabileler ortak üretme ve savunma yapma yaşam felsefeleri iken, egemenliğin sızdığı kabilelerde savunma kolektif olsa bile, yönetim ve ekonomik üretim kolektif olmayabilir. Beraber ve adil paylaşma konusu yaşam felsefesine ve toplumsal iş bölümünde üstlenilen görev ve sorumluklara göre değişir. Ne kadar demokratik olduğu sosyal ilişkileri belirler. Bir cinsin veya bir sınıfın sosyal yaşamda (beslenme, savunma, eğitim vs.) aşırı öne çıkması onu zamanla daha fazla söz ve otorite sahibi yapabilir, değişik hak iddialarına götürebilir. Örneğin talancı-savaşçı bir kabile oluşum itibariyle erkeğin (bazen de bir kadının) kaba, fiziki zoruna ihtiyaç duyar ve doğal olarak gelişecek savunma saldırı niteliğindedir. Ekonomik yaşam büyük oranda talan ve savaş olduğundan, en iyi savaşçı en iyi komutan ve yönetici olur. Bu da diğerleri üzerinde hükümranlık ve otorite kurmasını “doğal” hale getirir. Gelişecek savunma toplumsal direniş şeklinde olabilir ama paylaşımda ve özgür irade anlamında yürüyen eşitsiz egemenlikli bir sistem olacaktır.
Çoban kabileler de bu yarı yarıyadır denebilir. Göçebe Çoban kabileler yarı egemen yarı demokratik bir karaktere sahip olurlar. Çünkü onların korunması gereken sürüleri vardır. Komün yaşam ve savunmada bir dereceye kadar ortaklaşmayı gerektirir, ama etle beslenme kültürü ve çoban-sürü anlayışı, toplumsal yapısına da işler. Toplumsal yaşamda cinsler arası ilişki düzeyi Şivan-Berivan ikilemi üzerinedir. Hangisinin öne çıkacağı bireylerin aktifliğine ve yönetim ustalığına bağlıdır. Tarihsel olarak bakıldığında zamanla bu ilişkide kaybeden kadın cinsi olmuş, erkeğin yardımcısı şeklinde bir biçim kazanmıştır. Örneğin semitik toplumlarda bunu gözlemlemek mümkündür. Bu üç kabilenin dışında doğadan beslenen, avcılık ve toplayıcılıkla geçinin kabilelerde ise, ciddi bir artı ürün söz konusu olmadığından ilişkiler doğal yürür. İhtiyaçları kadar doğadan faydalanır ve doğaya minnet duygusuyla yüklüdürler. Beslenme ve savunmada en yetenekli ve baskın birey (kadın veya erkek olabilir) öne çıkar, kabile onun peşinden gider. Bu türden kabileler dünyanın bazı yerlerinde bu yaşam tarzını felsefik ve mistik bir inanışa dönüştürdükleri görülmektedir. Her türlü evcilleştirmeye karşı olup anemist bir inanışa sahiptirler. Doğayı denetime alma yerine onunla dost geçinmeye çalışırlar.
Kürt toplumunda doğal kalmayı tercih eden kabileler ile tarımcı kabilelerin büyük oranda izlerini taşır. Bu başka Kurdi kabilelerin çobanlık ya da savaşçı kabilelere dönüşmedikleri anlamında değildir. Böyleleri de mutlaka olmuştur. Fakat genel karakteristik özelliklerini belirleyen anacıl kabile özellikleriyle oluşan bir toplumsal sistem söz konusudur. Toplayıcılık yanında, tarımcılığın en temel özelliği, 7 yaşından 70 yaşına kadar herkesin çalışabileceği, üretime katılabileceği bir karakterde olmasıdır. Üreticilik ve çalışkanlık bu toplumun temel karakteri haline gelir. Diğer bir özelliği ise doğayla en fazla ilgili iş alanı olmasıdır. Toplayıcı dönemden elde edilen bitki bilgisi, zamanla tarımla evcilleştirme yöntemini de geliştirmişlerdir. Evcilleştirilen bitkileri tanımak kadar, onu (sevgiyle) yetiştirmek, ürün verir çağa getirmek kadar su, toprak, hava, güneş(mevsimsel döngüler) bilgisini de şart kılar. Doğa gibi yaratıcı olmak ve elde ettiği ürünlerden oldukça çeşitli gıda ve yemek türleri üretmek ve yine o dönemin şartları itibariyle beraber çalışma zorunluluğu, insandaki yaratıcı özellikleri en üst düzeye çıkarmasına, dilde ve felsefik gelişimde devrim niteliğinde gelişmeye sebep olur. Doğanın dilini öğrendikçe bunu toplumsal dile uyarlamak; hassas, duyarlı bir karakter ister ki, bu şüphesiz doğayla olan yakın bağı nedeniyle ana-kadının öncülük ettiği bir alan olacaktır.
Kabilenin diğer özelliği de aynı annenin çocukları olduğunu ortaya koyan kardeşlik hissiyatıdır. Bir kabilenin ya anne ya da baba, ya da her ikisi üzerinden kardeş oldukları anlayışının oturmasıyla oluşan ailelerin toplamı bir organizasyondur. Kardeşlik konusu burada stratejik bir konudur. Kardeşler anne üzerinden bir bağla bağlandıklarında annenin çocuklarına doğal olarak adil yaklaşımı çocukların(kardeşlerin) de karakterine yansıyacaktır. Ama aynı şeyi baba eksenli kardeşlik toplumu için söylemek zordur. Genelde baba eksenli toplumlarda küçük-büyük, güçlü-güçsüz, kadın-erkek cinsi üzerinden bir kategorilendirme yapılır ve kardeşler de güç esasına göre konum alır. Bu da ilişkilerin eşit ve özgür yürümesi önünde büyük engel teşkil eder. Burada aile ve kabile kardeşlik sevgiden çok saygıya, hiyerarşiye dayalı bir karakter kazanacaktır.
Kürt kardeşliği ister aile ister toplumsal kardeşlik olsun özü, sözü ve eylemi sevgi üzerine kuruludur. İyilik, güzellik, doğruluk erdemleri üzerinde yaşamın paylaşılması ve savunulması temel yaşam felsefesidir. Bağ kurduğu bütün etnik ve dini inanç gruplarına da böyle yaklaşmıştır ve toplumsal formu dağılmasına rağmen öz olarak hala böyledir. Dolayısıyla kabile çağında -ki bu Neolotiğin büyük kısmıdır- yaşam en az 10-12 bin yıl böyle korunmuştur. Sevgi bağı ile kurulmuş sağlam bir kabile (sayısı en fazla binlerle ifade edilir), on binlerce düşmana karşı bin yıllarca kendisini korumayı bilmiştir. Bu mantıkla bir şehri kurduğunda da aynı şeyi yapmıştır. Bir şehir bir imparatorluğa karşı direnmiştir. Hiçbir güç kabile (komünal toplumsal kardeşlik) bağı kadar insanı koruyan bir form olmamıştır.
Bu kabile formunun arka planında doğayla uyumlu bir felsefe ve yaşam kültürünün kurumlaşması yatar. O dönemleri Tanrısal inancı olan Star anacıl bir karakteriyle tüm toplumun koruma şemsiyesidir. Star denen tanrısal sistem, mükemmel işleyen ay ve güneş merkezli 12 takım yıldızlı gök sisteminin yeryüzüne indirilmesidir. Yeryüzü ve gökyüzü bilgisi birleştirilmiştir. Göksel ışık felsefesini gökyüzü bilgisinin yeryüzü(dünya) bilgisiyle birleştirilmesi sonucu ortaya çıkan aydınlanma ile ilk toplumsal form olan kabile oluşmuştur. Bir toplumu yeni bir formda oluşturmak öncelikle büyük bir düşünsel devrim ve buna uygun maddi-ekonomik bir sisteme ikna etmekle mümkündür. Düşünsel ikna olmadan ne yeni bir toplumsal form ne de savunma ve ekonomik sistem oluşmuştur. Kabile aynı zamanda insanın mistik anlam arayışında ulaştığı düzeye toplumsal bir inşaya dönüştürme çabasında, dil ve düşünce devrimi sonrası en büyük ikinci devrimdir. Bu devrimle ekonomik eksenli yeni kabile ve sosyal formlar oluşturulmuştur.
Kabilenin çok direngen olması, insanların bu sosyal formda bu kadar ısrar etmesi, ilk insanın neyi başardığı bilinci ya da hissiyatlıya ilgilidir. Kabile tarzında özellikle savunma ve yaşama, duygu ve düşünce dünyasında en üst düzeyde ortaklaşma ve birlik ruhu demektir. İşte insanlar buna tanrısallık demiştir. Kabile adına savunma toplum ve tanrı adına yani hakikat için kavga etmek olarak anlaşılmış, en fedai duruşlar ve fedakarlıklar bununla sağlanmıştır. Dolayısıyla sevgi felsefesiyle eğitilen (ki sevgi bilgisi, sevgi verme anlamında Kürtler buna perwerde demiştir), büyüyen, yaşayan sosyal birey savaş anında bunu olduğu gibi savaş mücadelesine fedai tarzda gösterecektir. Kürt toplumunun esas varoluş kavgası bu şekilde olmuş, tüm yok etme ve inkar seferlerine rağmen eğer hala varsa geliştirdiği bu öz savunma bilinci ve kültürde aramak gerekir. Parçalı ya da bir bütün verilen bütün mücadeleler onu korumuş bugüne kadar getirmiştir.
Xorriler (Huriler)dönemi
İkinci önemli öz savunma formu aşiret ve aşiret konfederasyonlarıdır. Kürtler de bu aynı zamanda Xorriler dönemidir. Xorriler Med’lere kadarki köleci süreçte Kürtlerin yoğunluklu savaş ve öz savunma temelinde geçirdiği sürecin adı da olmaktadır Neolitiğin son döneminde yaşanan tekniki devrim, toplumsal büyüme ve aradan geçen en az 10 bin yıllık süreç sosyal anlamda etnik, dini ve sınıfsal ciddi farklılıkların geliştiği bir süreç yaşanmıştır. Kurdi toplumda özellikle inanç eksenli yaşanan farklılaşma toplumsal parçalanmaya da neden olmuştur. 10 bin yılın biriktirdiği sorunlara çözüm getiremeyen ve gerekli dönüşümü sağlamayan bir sosyal form söz konusudur. Bu toplumsal kaosa kendi topraklarında çözüm bulamayan kabile toplumu, Aşağı Mezopotamya’da Sümerlerle kurdukları devlet sistemiyle çözüm bulmaya çalışmıştır. Bu çözüm komünal kabile toplumsallığına karşı elit bir sınıfın tanrısallık iddiası temelinde kurduğu bir egemenlik sistemidir. Bu sistem aslında yukarıda adı geçen üç kabile türünün felsefik-ahlaki, siyasi ve askeri özelliklerin sentezlenmesinden oluşan karmaşık bir yapıdır. Bu kabileler de birer sınıf gibi düzenlenmiş güç esasına göre devlete eklemlenmiştir. Sınıfsal bölünme doğal olarak iç iktidar ve bölüşüm kavgası olduğundan, bu kavgada üstünlük sağlama adına daha fazla köle ve mal için dışa dönük emperyal bir savaşa da dönüşmüştür. Özellikle Sümerlerin Kuzeydoğusunda Kur-tî ve Mad olarak ifade ettiği Kürt toplulukların talanı üzerine geliştirdiği strateji Kürtleri de kabilelerin birliği temelinde aşiret yapısına zorlamıştır.
Bu aynı zamanda Horriler-Xoriyan (Xorî-Güneşperestler, güneş veya dağ ülkesi) sürecinin başlangıcıdır. Kürtlerin savaşçılık karakteri daha çok Xorrilerin öz savunma eksenli yarattığı direniş kültürüyle yakından alakalıdır. Kürt toplumu Neolitik süreçte daha çok felsefik ve üretici yönü ön planda olan bir kabile toplumu iken, Xorrilerle öz savunma amaçlı savaşın daha fazla öncelik kazandığı bir askeri ve politik döneme evrilmiştir. Sümer saldırılarına karşı gelişen aşiret formu aslında en temel toplumsal form olan kabile toplumunu korumak için geliştirilen siyasi ve askeri bir birliktir. Daha da genişleyerek Aşiret konfederasyonlarına dönüşmüştür. Temel ekonomik ve sosyal form olan kabileyi korumak varlığını korumak anlamına geldiği için, bu aynı zamanda dini toplumun korunması anlamına gelmekteydi.
Birbirine fazla benzemeyen ve binlerce yıl kendi başına yaşayan kabileleri, aşiretleri biraya getirmek yüksek düzeyde bir diplomasi ve ikna gücü gerektirir. Xorilerin politik birleşmelerde oldukça başarılı olduğunu görmekteyiz. Bunu özellikle oluşturulan onlarca aşiret konfederasyonlarından göre bilmekteyiz. Demokratik bir yapıya sahip olan bu konfederasyonlar gönül ve ahlak birliği temelinde kurulmakta, isteyen başka konfederasyonlara da geçebilmekteydi. Gönül esasına dayandığı için de verilen öz savunmada toplumda eli tutan tüm bireyler savaşa hazır bir fedai duruşundadır.
Xorriler sürecinde askeri duruş yanında politik duruş da o dönem Kürtlerinin temel bir karakteri haline gelmiştir. Kürt toplumu artık, siyasi ve askeri anlamda oldukça uzmanlaşmış bir karakter de kazanmışlardır. Bu dönemin en temel karakteri, devamlı savunma ve savaştan kaynaklı askeri duruş, kahramanlık ve cesaret adeta bu toplum tarafından kutsanmıştır. Hatta Xorrilerin baş düşmanları bile onlara cesaretli ve kahraman anlamına gelen isimlendirmeler takmıştır. Her aşiret üyesi (özellikle erkekler) bir asker gibi büyütülür, her an savaşacak temelde eğitilirdi. Savaş dersleri çocuk oyunlarıyla başlayıp belli bir yaştan sonra sistemli eğitimlerle devam ederdi. Yaşam ve savaş birlikte örgütlendirilirdi. Savaşan halk espirisi en fazla da Xorriler için geçerli bir tanımlama olmaktadır.
Xorrilerin inanç yapısı da buna göre yeniden şekillenmiştir. Neolitik sürecin yoğunluklu mistik bereket ve doğa tanrıları, hemen hemen hepsi silahlanmıştır. Örneğin Neolitik dönemin Rüzgar ve hava inancı olan Vayu(Bah) Xorriler döneminde de keskin rüzgar, fırtına tanrısı Tujeba(Teşup) olmuştur. Teşup’a ait betimlemelerde üzerinde dönemin en önemli savaş silahlarıyla donanmış, uyumayan, hep uyanık bir tanrı, yarı çıplak (zırh bile kullanmayan, cesur) olarak ifade edilmiştir. Yine güneş tanrısı ve daha birçok tanrı silahlandırılmıştır.
Xorilerin en güçlü tanrılarından Teşup’un tepeden tırnağa silahlanması ve güçlü bir cengaver gibi resmedilmesi, dönemin resmini vermektedir. Ve artık insan biçiminde hayal edilir olmuşlardır. Daha önceki Kürt inanç yapısında insan biçiminde(antropomorfik) tanrılar yoktur ve daha çok soyuttu. Xorrilerle beraber insandaki azamete, güce ve yaratıcılığa olan ihtiyaç onu tanrısal olarak düşünmeye de itmiştir. Bu bir Sümer etkisi olmakla beraber, Kürt toplumumun özsavunması için savaşçı bireye, insana gerekli irade, cesaret, yetenek ve özgüveni vermek amacıyla, insanın tanrı kadar güçlü olduğunu gösterme yaklaşımıdır. Bunlar da soyut betimlemelerle sanatsal alanla sınırlı tutulmuştur. Xorrilerde hiçbir zaman tanrı-kral şeklinde bir durum söz konusu değildir. Zaten kabile ve aşiret yapısı buna kapalıdır, daha demokratik bir duruş söz konusudur.
Aşiret formu son tahlilde kabileciliğe dayanan kardeşlik bağını esas aldığı için köleciliğe kapalıdır. Buna dayalı gelişen aşiretlerden köleciliğe dayalı bir konfedrasyon kurmak zordur. Bırakalım kendi içinde yendiği köleci unsurlara karşı bile bunu uygulamamıştır. örneğin köleci Akadları yenen Guttiler, onları köleleştirmemiş tersine kendi kurduğu birleşik krallıkta yer vermiştir. Dört kralın kralı olan Guti krallığı Guti, Sümer, Elam ve Akadlardan oluşmakta idi ve her üç yılda bir kral seçimle başa gelmekteyti. Günümüzde bile uygulanmasında zorluk çekilen en fazla iki dönem seçilme kuralı uygulanmıştır. Yaklaşık 120 yıl süren bu krallık onlarca kralı seçim yoluyla değiştirmiştir. Bu da şu gerçeği ortaya koymaktadır; kabile demokrasisi bugünün de ölçüleri üstünde bir yetkinlikte Xorriler döneminde devam etmiş, demokratik toplum esprisi o dönemde de hükmünü icra etmiştir.
Xorriler sürecinde göze çarpan bir öz savunma birimi de mistik cemaatler ve tarikatlardır. Anlaşıldığı kadarıyla toplumsal varoluş Neolitiğin sonlarına doğru iki kimlikle yani etnik ve inanç kimliği üzerine kendini savunmayı tercih etmiştir. Bunun nedeni kabilenin inanç, etnik ve cins kimliği temelinde aldığı ilk toplumsal form olarak şekillenmesinden kaynaklıdır. Kabile bu üç kimliğin uzlaşmasından doğmuştur. Zamanla ayrışması, Neolitik süreçte gelişen toplumsal farklılıkların da ana nedenidir. Yukarıda dile geldiği gibi aslında her etnik kimliğin arka planında bir inanç kimliği yatar. İnanç kimlikli başlayan sosyal form zamanla etnik bir aidiyete dönüşmüştür, dönüşme eğilimindedir. Bazı toplumlar etnik kimliği üzerinde inanç kimliğini, bazıları da inanç kimliği üzerinde etnik kimliğini korumayı esas almıştır. Tarikatlar ve dini cemaatler de aslında bunun sonucudur. Çünkü ilk toplumsallaşmanın kendisi mistik dini bir arayış sonucu kurulmuştur. Kesinlikle belirtildiği gibi toplumsallık ihtiyacı esasında salt ekonomik bir ihtiyaca dayanmaz. Ekonomi ikinci önemde bir etkendir. Dolayısıyla inanç kimliğinde ısrar, toplumsallıkla elde edilen hakikat bilgisi temelinde tanrısal olana ulaşma istemi yatar. Bu bakımdan çok güçlü bir tarikatlaşma Kürt toplumunda öteden beri vardır. Etnik kimliklerde siyasi-politik birlik mesajı ön planda iken, inanç kimliğinde ahlaki-mistik bir duygudaşlık ve birlik ruhu daha fazla tercih edilir.
Bir toplumu etnik ve dini şekilde koruma stratejisi doğrudur ve ikisi de gereklidir. Ama şunu belirtmekte fayda vardır; hiçbir kimlik inanç kimliği kadar yeniden yapılandırmalarda ve öz savunmada birleştirici bir ruh yaratamaz. Onun için bazı Kürt kabile ve aşiretleri tarikatlaşma, cemaatleşme eğilimindedir. Kendilerince toplumu korumanın en doğru yolu bu olmaktadır. Örneğin bugün Êzidiler ve Aleviler kendine Kürt demekten çok dini aidiyetleriyle kendini ifade etmeleri, mevcut dağılmış Kürtlüğe tepki kadar özünde özledikleri kabilesel Kurdiliği koruma amaçlıdır. Êzdiler kendini kendi inanç kimliğiyle ifade etmesine rağmen tüm Kürtlerden daha iyi Kürtçe konuşurlar, hatta kendi tanrılarının bile Kürtçe konuştuğuna dair net bir ırki aidiyet ayrımı da söz konusudur. Aynı şeyi Yaresanilik, Kakailik ve hatta Alevilik için de söylenebilir. Aleviler yaşanan 100 yıllık asimilasyon ve eritme politikalarından kaynaklı Kurdi dilini önemli ölçüde yaşamlarında kullanmamalarına rağmen felsefik olarak Kürt kültürünü en iyi yaşayan toplumlardandır.
Bu dini cemaatler ve tarikatlar da gerektiğinde amansız direnebilen bir karakterde olmaları, aslında onların da komünal kabile ruhuyla yaşama istemelerinden kaynaklıdır. Bu anlamda tarikatlar, cemaatler Xorriler sürecinde hep varlığını korumuş, ayrıca Mağ rahipleri şeklinde kurumlaşmış bir yapıya da sahiptiler. Mağ kurumu seğreltilmiş ve bazen de dejenere edilmiş biçimde de olsa bugün Pirlik, Dedelik, Şêxlik vs. kurumlar şeklinde devam etmektedir. Onlara gösterilen saygı esasında bu tarihsel belleğe olan saygıdır. Tarih boyunca oluşan yeni tarikat, cemaat ve dinlerde hep bunlar öncülük yapmıştır. Kürt dilinde Mûx, Mağ (Max) kavramının hem rahip, hem hafıza hem de bilge, bilge kadın ve tarih anlamına gelmesi bu cemaatlerin üstlendikleri toplumsal hafıza rolüne ilişkin çok şey anlatır. Mağlar ve dini kurumu, Kürtlüğü etnik olarak da çeşitlendirmiş, gerektiğinde de Zerdüşt şahsında görüldüğü gibi parçalı halde olan Kürt cemaat ve etnik unsurları da yeni bir formla birleştirmeyi bilmişlerdir. Bu ikisine imkan bulmadığı zaman da başka halkların inancında kendi yorumunu yaparak kendi etnik ve dini kimliğini başka kimlikler altında yaşatmasını da bilmiştir. Günümüzde Kürtlere en uzak görünen sunni şafii mezhebinin bile Kürtlüğü koruyan bir şemsiye yapılması bu konuda yaşanan beceriyi iyi anlatmaktadır. Gazzeli imam Şafii’nin geliştirdiği Şafii mezhebini Kürt alimleri bir nevi Kürt milli mezhebi olarak yapılandırmayı başarmışlardır. Diğer islami mezhepleri kabul eden Kürtler hızlı bir şekilde bulundukları ulus içinde erime sürecine girmiş olmalarına rağmen Şafii mezhebine ait özellikle Kurmançlar bir yere kadar dillerini ve kültürlerini korumayı bilmişlerdir. Kürdistan üzerinde hüküm süren hiçbir devletin Şafii olmaması da bu konuda olumlu bir rol oynamıştır. Bu beceriyi gösteremeyen Suriye, Kuzey Afrika’daki birçok halk, islamiyeti kabul ettikten sonra hızla erimiş, bugün kendi dillerini unutmuş Arapça toplumların resmi dilleri haline gelmiştir.
Bu anlamda Xorri ve Kürt tarihinde dini direniş asla gözardı edilmemesi gereken varoluşsal bir meseledir. Kürt toplumu zaten dini bir toplum ve Kürdistan ilk dini inancın kuruluş merkezidir. Din bir anlamda toplumsallık için gerekli olan inanç birliğidir. Seküler teorilerin tüm çarpıtmalarına rağmen bu böyledir. Zamanında bunun bilincine varan en seküler ülkeler bile, kendi milli kilise ve inanç merkezlerini kurma ve koruma ihtiyacı duydular. Etnik kimlik ile dini kimlik arasında doğrudan bağı çözüp, ona göre tavır ve politika değişikliğine gittiler.
Türkiye gibi geri ulusalcı ülkeler de ise bu gerçek çok geç fark edilmiştir ya da dikkate alınmıştır, ama yine de mezhepçi bir milliyetçilik temelinde geliştirilmiştir. Ulusalcı ülkelerden biri olan Türkiye devletinin hem etnik hem de bazı dini kimliklere karşı sert tutumu, özünde din ve etnik kimliğin birbirini yaratan ve koruyan hakikatiyle ilgilidir. Türk egemenleri ve alimleri net bilincinde oldukları bir konu var ki o da; ışık felsefesiyle şekillenmiş Alevilik, Êzdilik, Yaresanilik, Kakailik, öncesi Zerdüştilik Kurdi kimliğin dini yorumu ve sosyal formlarıdır. Sadece bir inanç olduğu için saldırmıyorlar, en temel aidiyet kimliği olan Kurdi felsefesini ve komünal toplumsallığı savundukları için saldırıyorlar. Bu kimliklerden birinin Kürtlerin milli inancı haline gelmemesi için ortaçağ’da dönemin Kürdistan egemenleri özellikle karşıt politikalar yürütmüş ve bu inançlar dar bir cemaatle sınırlı tutmuştur. Bir dönemin Alevilik ve Êzdilik milli bir inanç olma potansiyeline sahip olmasına rağmen bu engellenmiş, işte Şafiilik mezhebi Kurmançlıkla biraz olsun bu ihtiyacı karşılaşmıştır. Özcesi bir toplumun öz savunması inanç ve etnik kimliğini birleştiren (bîr û bawerî) bir toplumsal form ile korumak doğası gereğidir. Kürt toplumunda şu an varlığını korumak için yaşanan temel bir eksiklik bu olmaktadır.
Xoriler sürecinden dini ve etnik renkteki savunma biçimleri olmasına rağmen, Mitra inancında görüldüğü gibi ortak tanrısallık etrafından etnik mücadele verme çabaları değişik devlet ve konfederatif yapılarda olsa bile, ortak inancı ve dili halklaşma düzeyinde geliştiren Med’ler olmuştur.















